Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Berberler.. Bolu Dağı.. Dilber Hanım.. Muammer Bey..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    29 Aralık 2014

    Berberler.. Bolu Dağı.. Dilber Hanım.. Muammer Bey..

         'Batan gemiyi önce fareler terk eder" derler,
         "Gerçekte, gemiler terk etmektedir fareleri"
          Her şey 14 Mayıs 1970'te Eskişehir'de kalfasıyla tartışan berber Mehmet'le başlamış.. 'Ulan! demiş Berber Mehmet 'sen kim oluyorsun da beni eleştiriyorsun! Ben senin yaptığın tıraşı gözüm kapalı yaparım dürzü..! Hakkaten de gözlerini bağlayıp bir müşterisini 5 dakikada tıraş edince usta meşhur olmuş.. Günaydın Gazetesi'nde çıkmış bu haber.. 26 Mayıs'ta haberi okuyan Balıkesirli Berber Buşir çıkmış bu defa ortaya.. O da beş dakika içinde ve gözleri kapalı olarak yaptığı tıraşla hem bir tepsi baklava kazanmış hem de Ülkenin tüm berberlerine meydan okumuş.. Bu alemin kralı benim' demiş 'varsa kendine güvenen çıkar karşıma..!
    ***
          Buşir'e ilk tepki nerden gelmiş dersiniz? Hahahaha! Bolu'dan tabii ki.. 29 Mayıs'ta Fadıl Abi, 'Ne diyon lan sen Buşir bilmem nesi! diye çıkmış dükkanın önüne.. Toraman'ın Meyhanesi'nden, Ekmekçi Kadir'in fırınının altındaki 'Cambazlar Kahvesi'nden çağırdığı alt yaka köylülerinin huzurunda 3 buçuk dakikada bitirmiş tıraşı.. Buşir'den bir buçuk dakika daha erken yani.. Gazeteciler duyar da dalmazlar mı olayın içine balıklama? Gazetecilerin fişeklemesiyle ortalık büsbütün karışmış Balıkesirli Buşir nasıl bir laf ettiyse artık, ona cevap olarak Fadıl Abi 'Maçan sıkıyosa' demiş, 'gelirsin Bolu'ya kozlarımızı stadyumda paylaşırız.."
    ***
          'Vay! sen misin bunu diyen; 13 Haziran'da bu kez Ümraniyeli Aslan çıkmış sahneye.. Ümraniye meydanında halkın huzurunda yaptığı tıraşla 30 saniyeye düşürmüş süreyi.. Tamam düşürsün de 'Al bu da sana kapak olsun Fadıl Efendi' denmez ki, derse çadır karışır haliylen.. Fadıl Abi bakmış ki pabuç pahalı kendini ayaklarından tavana asmak gelmiş aklına, 'yarasa gibi' tavandan sallanarak tıraş yapmak.. Onu yapmış Fadıl Abi.. Lefter sağ olsaydı ona sorardık işin aslını.. Zira tavandan sallanarak tıraş yapma fikri ve bu konudaki teknik destek Lefter'den gelmiş aslı varsa..
    ***

           BOLU DAĞI..
           'yolu yarılamak' demek İstanbul, Ankara Karayolu'nun 200. Km'sine gelmek demekmiş eskiden.. Bir yolcu otobüsünde sabaha karşı uyanıp "aha şimdi uçacaz" moduna geçtiğin ve bir uçurum kenarından Allah'a emanet indiğin yer.. 40 sene öncesine dönüyorum bazan 'Cafer usta' yı geçince, ilerideki sapaktan sağa kamyon yoluna giriyor, abaza köylerinden, kıvrıla kıvrıla İstanbul istikametine devam ediyordun.. Bir de eski şoförler avcıların ve kamyoncuların mesken tuttuğu bir Han'dan bahsederler; yol hikayeleriyle ünlü bir handan..
    ***
            Orada olmak vardı şimdi, varilden bozma bir sobanın etrafında kamyonculardan yol hikayeleri dinlemek.. Veya Bolu Dağı'nda 'İsmail'in yeri' nde olmak.. Elektrik trafolarının tellerinden aşağıya, uçurumun derinliklerine Vııııjjjjj diye kayıp gitmek.. Veya tel canbazı Boncuk gibi, elimde denge sırığı uçurumun dibindeki köylere doğru yürümek sislerin arasından...

           KORO..
           Belediye Ayar Memuru Muammer Köksal bey vardı, onu andık geçen gün.. Musiki çalışmalarını Bolu'da başlatan kişiydi Muammer bey.. Oğlu Turgut Köksal devam ettirdi onun çizgisini.. Eski Belediye binasındaki pasajda tabelacı olan oğlu.. Sonra Şapkacı Fehmi Efendi ve geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Tornacı Necdet Mutluer..
    ***
            Cumartesi geceleri eski belediyenin bodrum katındaki koro çalışmalarını izlerdik.. 20'nci Piyade Alayı'ndan 'Gecenin matemini' okuyan bir asteğmeni hatırlıyorum.. Son yıllara kadar da hız kesmeden devam etti bu çalışmalar; Şükrü Yaşar, Faik Sığıncı, İlhan Şerbetci, emekli Metoroloji Müdürü Muslihittin Bey, PTT Müdürü İsmail Uslu, Necdet Tolgay, Ömer Gümüş, İsmail Unutma ve isimlerini hatırlayamadığımi bir sürü kişi..'
    *** 

           Çocuktuk.. Caddeye çıktıysak ve herkes yerli yerinde idiyse; güvendeydik.. Kadife Kemal, Saatçi Deli bilmem kimin önünde ayakkabılarını boyatıyor, biraz ilerde Eczacı Hilmi Bey ambardan gelen ilaç sandıklarını açıyorsa elinde keser; Şerafettin Şenyüz maket bıçağı ile gazete paketlerinin iplerini kesiyor, abone isimlerini yazıp ayırıyorsa gazeteleri bir kenara.. Meyhaneci Çavuş kapısını süpürüyor, Kütüphaneci Fadıl Bey kepenklerini açıyorsa dükkanının, velhasılı kelam herkes yerli yerindeyse eğer; çocuk aklımızla güvendeydik ..
    ***
           Ve Dilber Hanım..

           Siyah beyaz hayallerde, ıslık çalarak yürüdüğüm sokaklar.. Hangi yıldı, hangi ilkbahar akşamı? Bahçedeki eriğin altında yemekler yenmiş, şarkılar söylenmişti.. Dilber Hanımların yaşadığı acının etkisiyle olacak "El çek tabip el çek, yaram üstünden' denmişti koro halinde.. Şarkı bilerek seçilmişti besbelli.. O yaz akşamı, o şarkı ve yanağından süzülen yaşla eşine gülümsemeye çalışan Dilber Hanım.. Kızlarının ölümünden sonra evin mühürlenen kapısı.. Hani yara kabuklarıyla oynamayı seven çocuklar vardır; öyle bi şey galiba benimkisi.. Durup durup o resmi hatırlıyorum..
    ***
          El çek tabib el çek yaram üstünden
          Sen benim derdime deva bilmezsin
          Lokman Hekim gelse bulunmaz çare
          Yaram yürektedir sarabilmezsin..
    ***
            Sonra, hem de çok sonra bir gün.. Tabaklar Camisi'nin yanındaki iki katlı tanıdık evde yaşanan aynı trajik sahneler.. 'iki kez aynı yere yıldırım düşmez' derler ya, vallahi fasofiso, inanmayın !..O eve düştü, biz gördük..
    ***
          Ağaç tepelerinde okunan 'Dur yolcu ! diye başlayan şiirlerimiz vardı bizim o zamanlar.. Ağaç tepelerinde 'Ceddin deden neslin baban' diye başlayan mehter marşlarımız.. Ey şanlı ordu, ey şanlı millet ! diye başlayan.. Ayaklarımızda.en pratik ve en fonksiyonel ayakkabılarla 'rap rap' yürüdüğümüz.. Çeşmenin oluğuna daldırıp yürüdüğümüzde 'vırç vırç vırç' gibi sesler çıkartan ayakkabılarımızla.. Ve pas tutan kıskacından en kral dövmelerin oluştuğu ayaklarımız, güneş yanığından 'naylon ayakkabı' desenli ayaklarımız.. Şimdi artık devir o devir değilmiş.. Modern zaman hastalıkları çıkmış şimdi, çaresizlik çıkmış.. Biz ölüyormuşuz, yerimize yenilerini doğuruyormuş zaman..
    ***
          'Lan yeter! içimiz şişti' diyor İsmail Abi 'Bir kere başladı mı susmak bilmez bunlar' diyor 'ben bilirim bunları bunların delisini bile çatıdan indiremedi itfaiye teşkilatı..'
    ***
           Yeni bir kitaba başladım.. Saray'da Sultan'ın huzurunda tanınmış alimlerin verdiği derslerle ilgili.. Dönemin sultanlarının bilgilendirildiği 'Huzur dersleri' varmış eskiden.. Bu dersleri verenler arasında 'bizimkiler' de var.. Bolu'lu alimler.. Bolulu Mustafa Efendi, Bolulu İslam Feyzi Efendi, Bolulu Hafız Hilmi Efendi..
    ***
           Hafız Hilmi Efendi eski Karaçayır Camisi İmamı Hacı İbrahim efendi'nin oğlu,.. Öğle ile ikindi arası yapılan bu dersler yaklaşık iki saat sürüyor ve Sultan "tamam" deyince bitiyormuş.. Ee koskoca saray burası; bir kenarda oturup ne konuşuldu diye, ne oldu, ne bitti diye not tutan biri olmaz mı..? Bolu'lu İbrahim Efendiymiş Saray'ın sır Katibi.. Mutfak? Oraya hiç girmeyelim, çıkamayız.. Mutfak 'silme' Bolu'lu..
    ***
            Bir de Hoca İsmail'in kahramanı olduğu 'Harharlık' hikayesi var.. İçinde Cemal Gökçesu, Kadife Kemal, Çakır Ayhan ve Mustafa Çizmecioğlu'nun da olduğu bir kaplıca hikayesi; Ve hikayenin sonunda Hoca İsmail'in 'La Ayhan ne biçim su geliya bu kurnadan' dedikten sonra hamam tası ile Çakır Ayhan'ı Ilıca'da dört döndürmesi.. Bir gün anlatırız belki.. Bu günlük tamam..
    Hoşça kalın..

                                                      

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak