Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Rasathane.. Şahin.. Settar Hoca.. Unutmak..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    6 Mayıs 2017

          Rasathane.. Şahin.. Settar Hoca.. Unutmak..
          Bisikletle Fizik Tedavi Hastanesi'ne gidiyoruz.. Arif Sami Toker'i ziyarete.. Üzerinde çizgili pijamaları, Enişte Bey'in 'Sevgim Bitti mi Sandın' şiirini besteliyor Arif Sami Toker o sıralar.. Arkadaşım bisikletin arkasında belime sarılmış, bense kan ter içinde pedal çeviriyorum.. Arada bir dönüp bakıyorum.. 'Ulan bu da amma ağırmış' diyorum içimden.. Pozitif düşünmeye çalışıyorum.. Aa diyorum bak görüyor musun Çanşa'da erikler de çiçek açmış, çiçekler böcekler, kelebekler.. Aklımda da biraz önce Aktaş kahvesinde anlatılanlar.. Osman Oral hoca ve onun bu güzergahta çalışsın diye bedava getirmek istediği tramvay.. Kapı kapı dolaşıp Kimseye kabul ettiremediği.. 
    * * *
          Yatağında bağdaş kurmuş otururken buluyoruz Arif Sami Toker'i.. Besteciliğinin yanı sıra yıllarca hocalık yapmış, Halkevleri korolarını çalıştırmış, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş hoca.. "1900'lü yılların Dede Efendisi de derler onun için.. Yanından bir araba geçsin, çıkan sesi anında notaya döker.. Anla!
    * * *
           Bugün TRT Müzik kanalında rastlayınca hatırladım Bolu'daki o görüşmeyi.. Ömrünün son günlerini yoksulluk içinde Balıklı Rum Hastanesi'nde geçirmiş maalesef.. Ve ne acıdır ki onu zirveye taşıyan Hüzzam şarkısı, kendi talihi olmuş son günlerinde.. 
    *
         Talihin elinde oyuncak oldum 
         Kader böyle imiş buymuş alın yazım 
         Zalimin elinde sarardım soldum 
         Şimdi gönlü kırık yaralı kuşum 
    * * *
          RASATHANE..
          Akşam yemeğine eve gitmedim.. Bir arkadaşla buluştuk.. Çok rahat bir arkadaş.. Çayları söylerken, benim ev sahibi olduğumu hatırlatacak kadar rahat.. Kolunda, kocaman bir pazar sepeti, ayağında bu mevsimde kışlık ayakkabılar.. Ve üzerinde eski püskü bir pardesü.. Edip Bey'le karşılaşmış gibi oldum bugün.... Her cümlesine 'Kardeş! diyerek başlaması tıpatıp aynı.. Bir de ayağında cizlavet'leri olsa, üzerine bi de çorap çekse buzda kaymasın diye..
    * * *
          Şerefli adamdı Edip Bey Allah rahmet eylesin.. Düşmez kalkmaz bir Allah.. Biz üniversite mezunu adamın inşaatta çalıştığını gördük.. Elektrik mühendisinin hizmetli kadrosu için başvurduğunu gördük.. Bir dairede yıllarca müdürlük yapmış adamın, kürekle harç kardığını, çizmeyle beton döktüğünü gördük.. Her acayipliği gördük de kendinden, kişiliğinden değerlerinden, taviz vereni görmedik, görmedik hemşerim..! Neyse.. geçemedim..
    * * *
          'O sizin hatırlayamadığınız ev Ahmet Konuk'un eviydi kardeş' diyor çayını karıştırırken.. 'O evin kısmeti de doktordan açılmıştı biliyor musun? Dombay Ahmet Bey'den sonra doktorların biri gitti biri geldi o eve.. Ev tam 'Oh be!' deyip kendine gelecek, bu defa Fatma Hatun Hastanesi'nin doktorları doldu içine.. 
    * * *
          Hisar Tepesi'ne çıkan yol üzerinde vardı ona benzer bir ev.. Tüm Bolu'yu kuş bakışı gören bir evdi orası da.. Koca Salih'in evi.. Otobüsçüydü Koca Salih.. Oğlu Arif vardı hatırlar mısın..? 'Yok ! dedim 'Ayşe'yi hatırlarım ben'
    * * *
          Bosfor'da çalışıyordu.. Acayip yakışıklı bir adamdı Arif.. Üzerinde lacivert pantolon, apoletli beyaz gömlek.. Şehrin içinden bir geçsin; sanırsın 'Otobüs yolcuları' filminin Ayhan Işık'ı geçti.. Bir de kornaya asılırsa! dokunma keyfine.. Bizden çok kişi çalıştı Bosfor'da biliyor musun kardeş? Niyazi usta, Rahmi Maçka, Atilla Önal.. Sonra Hakkı Ulaş.. Az yolculuk etmedik Hakkı Ulaş'la..'
    * * *
           ŞAHİN..
           Değişik mesleklerden insanlar vardı eskiden.. Yazıcı, destancı, tellal, fırın kürekçisi.. Destancı Ohannes efendi pazar yerinde elini kulağına atıp 'Ah benim çocuklarııım, garip yetim çocuklarıım ! diye bir başlasın; 'Ah canıııımm! diye koşar boynuna sarılırsın.. Kimler üzdü seni' dersin 'bi anlat..! Dörtdivan'lı Düldül Mevlüd falan onun yanında solda sıfır..'
    * * *
           'Akpınar'dan fırın kürekçisi Şahin.. Kimse eline su dökemez.. Onun yoğurduğu hamur, pişirdiği pide.. Küreğe koyduğu 8-10 ekmeği birden öyle bir atar ki fırına, fırının önü onu seyretmeye gelenlerle dolar.. Sen Şahin'i yazmaya başlasan var ya, ağlamaktan sonunu getiremezsin azizim.. Nafiz Ağa'nın kızı Nezaket'le evliliği, külhanbeyi tavırlarından dolayı cezaevine düşmesi.. Eşinin ölüm haberi gelince delirip zincire vurulması.. Borazanlar Mahallesi'nden emekli general Sermet Paşa'nın tavassutuyla Bakırköy'e sevki..'
    * * *
          SETTAR HOCA..
          Paşanın kahvesini, Emniyet kıraathanesini, Şoför Tatar Cavit Abiyi falan anlatıyor, tuttu bir de Tatar Settar diye birini dahil etti konuya.. Kırımlızade Tatar Settar Efendi'nin oğlu, öğretmen Tatar Settar.. Aslında böyle adamlara bayılıyorum ben.. En basit bir şeyi allayıp pullayıp anlatıyorlar ya, helal olsun.. 'Gölyüzü Mahallesi'nde bir sokağa adı verildi' deyince uyandım.. Meğer, bizim Türkçe öğretmeni rahmetli İsmail Hakkı Buğdaylı'ymış konu..
    * * *
          Ben eskilerden ”Şehir Lokali'ni hatırlıyorum sadece.. Kalburüstü zevatın devam ettiği bir yerdi orası.. Lokali çalıştıranı da söylemişlerdi de unuttum.. Ya Akhoca'ydı ya da Hamdi Gença.. 
    * * *
          Hamdi Gença'yı da bizim mahalleye Ekrem Abi'nin yanına gelirdi oradan hatırlıyorum.. En son gördüğümde bahçede yan yatırılmış bir el arabasının üstüne oturmuş saz çalıyorlardı.. 1970'lerde de Dertli'yi anma toplantısında rastlamıştım onlara.. Rahmetli Ömer İyigün vardı yanlarında, terlikçi Ahmet Abi vardı kemanesiyle.. Ayakkabıcı İsmail Abi ve ismini unuttuğum bir kaç kişi daha.. Bir de Şerafettin Çelikbaş.. Onu unutmuşum.. İnsan, nikahını kimin kıydığını unutmazmış aslında.. Öğlen ne yediğini unutur, nikah memurunu unutmaz.. Raif Yavuz'u, Nadide Hanım'ı, İsmail Ertan'ı, Şemsi Bey'i.. Kim kıydıysa..
    * * *
          Unutmak iyidir diyen, unutmak insanın en önemli yeteneklerinden biridir' diyen de var.. Bir mezar kazmak, unutulması gerekenleri oraya gömmek ve üzerine işaret koymamak.. Benim de var böyle bir kaç tane mezarım.. Kaybolsunlar diye işaret koymadığım.. Kayboldular mı? Ne gezer.. Hortladı, hortlayıpta hortlayasıcalar, ocaa sönesiceler.. Hahahaha..
    * * *
          UNUTMAK..
          Unutmak.. Geçenlerde İnci Aral 'Unutmak' isimli kitabında; 'Çocukluğum Bolu'da, eski evlerin, ağaçlarla, salıncaklarla, kedilerle dolu bahçelerinde geçti' diyordu.. 'İnsanların, arkadaşların sinemadan çıkışlarını hatırlıyorum.. Işıklar içinde akşamları, Islak caddeleri, parkları, ara sokakları..' Çok etkileyici satırlar vardı o kitabın içinde.. Hele aşağıdaki satırlar.. Ayşe ile ilgili olanlar..
    * * *
           'Bolu'daki mutfağımızın aklımda kalan en kırıcı anısı yardımcımız Ayşe'nin soğuktan kıpkırmızı olan, çamaşır sodasından çatlayan elleridir.. O insanların evdeki konumları insan emeğinin kötüye kullanılmasına karşı ilk ve sonsuz isyanıma yol açmıştır.. Ayşe yeni gelmişti yanımıza.. Babaannem 9-10 yaşlarındaki kıza önce yemek çıkarmış, yerken elinin çabukluğunu test etmişti..' 
    * * *
          'Ağır yiyenin eli de ağır olurdu ona göre.. Sonra bit ihtimaline karşı saçları tıraş edilmiş, kafası ve bedeni gazyağı ile ovulup hamamlığa sokularak sıcak sularla iyice yıkanmıştı.. O günü hatırlayışım duyduğum dehşetten belki de.. Bir sabah kalktığımızda yoktu Ayşe.. Polise haber verildi.. Kahvecinin çırağıyla kaçmış.. Yanına çok az yol parası ve annemin hiç giymediği eski mantosunu almıştı..' 
    * * *
          'Annem'in, kırmızı ojeli elleriyle Ayşe'yi bir kaç kez tokatladığını hatırlarım.. Beni de dövdüğü olmuştu ama belleğimde zalimlik olarak asıl yer eden tokatlar Ayşe'nin yüzüne inenlerdir.. Çok incinmiştim.. Bir gün tam evden çıkacakken Ayşe'den temiz bir mendil istemiş, veremediği için de burnunu kanatacak kadar sert bir tokat atmıştı.. Bir akşam da odun sobasını yakacakken gaz şişesini devirdiği için kıyasıya dövülmüştü Ayşe.. Ne kadar silinirse silinsin uzun süre çıkmayacaktı gaz kokusu ama bu herkesin başına gelebilecek bir kazaydı..'
    * * *
           'Kaçtıktan epey zaman sonra, babam ölüp Bursa'ya yerleştiğimizde anneme haber göndermişti Ayşe.. Çocuğuyla birlikte yanımıza dönmek istiyordu.. Çok üzülmüştük ama koşullarımız eskisi gibi değildi artık, çağıramadık.. Kaçtığında çok ağlamıştım.. İlkokula gidiyordum.. Yokluğundan o kadar etkilendim ve bu o kadar uzun sürdü ki, anlatamam..' 
    * * *
           Böyle anlatıyor İnci Aral Bolu anılarını.. Çok etkilenmiş olmalı ki, bir kaç kitabında daha var buna benzer satırlar.. 'Ölü erkek kuşlar', 'Mor', 'Ağda Zamanı' ve 'Unutmak' adlı kitaplarında mesela.. 
    * * *
          Okuduklarım Aynur Abla'yı hatırlattı bana.. O da 'Merak ediyorum' diyordu 'Çocuklarımın dünyaya geldiği hastane duruyor mu, Kadın doğumcu Fikret Bey? Turgut Çulha'nın eczanesi? Kız Enstitüsü'nün bahçesinde papatyalar, Hisar'ın eteklerinde gelincikler açıyor mu hala? Ekmekçi Kadir'in fırını yıkıldı mı..? 
    * * *
           Çocuklarımı gezdirdiğim güzelim parklar, tahta sandalyeleri maviye boyalı Bahar Sineması, çamaşırını sokakta yıkayan teyzeler, kapısının önünde don atlet oynayan çocuklar.. Bitişik komşumuz Mürvet hanım, 'Yılanların Öcü' filminin Irazca Ana'sı.. Balkonda oturup dua eden, evin içine, torununa, sokaktan geçenlere üfleyen.. Namaz kılarken, seccadenin üzerinde takla atarak onu güldürmeye çalışan torunu.. 'Yapma, çok günah! diyen ninesine 'Allah hiç gülmez mi nine? diye soran..' 
    * * *
           O bunları anlatırken ben hep 1950'lerdeyim.. Gözümün önünde silik görüntülerle de olsa askerler.. Tozu dumana katarak Karaçayır'a talime giden.. 'Annem beni yetiştirdi, bu ellere yooolladı..! 'Bir kii üç dört, bir kii üç dört..!
           Bazı şeyler unutulmaz.. Unutulsam da ben..! Hoşça kalın..
                                                            Erdoğan Mühürcüoğlu 
     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak