Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Osman Bey..

Erdoğan Mühürcüoğlu

Osman Bey..
    30 Haziran 2013

          O devirlerde öyle bir devirdi, geldi ve geçti ve sonunda kör topal bu günlere geldik.. Evlerde doğru düzgün banyoların bulunmadığı, hatta bırakın banyoyu manyoyu, içme suyunun bile kovalarla çeşmelerden taşındığı zamanlardı.. Hem yıkanmak, arınmak, hem de bir değişiklik olsun, çoluk çocuk hoşça vakit geçirsin diye hamama, çoğunlukla da ılıcaya gidilirdi.. Özellikle hafta sonlarında, esnaf, memur, öğrenci her kesimden insana orada rastlamak mümkündü.. Tabi bizimde kimseden geri kalacak halimiz yok, çok şükür başımızda kel değil ,bizde hafta sonları vakitlice evden çıkar ılıcada alıverirdik  soluğu.. Boş bulduğumuz bir kurnanın başına da hemen çörekleniverirdik cümbür cemaat..
    ***
         Başta da dediğim gibi evlerde de, bu ihtiyaç giderilebilirdi ama, şöyle çoluk çocuk "yayıla,yayıla" "döke saça" yıkanamazdınız.. (Belki o zamanlarda da güzel banyo ve hamamı olan evlerde vardır mutlaka, ama bizimki öyle değildi yalan yok..) O yüzden de sadece ılıca değil şehirdeki tüm hamamlar rağbet görür, dolup dolup boşalırlardı.. Sultan Hamamı, Orta Hamam, Tabaklar Hamamı ve Kızılay Hamamı.. Buralar da keyifliydi ama, kaplıca bir başkaydı tabii..
    ***
        Biz ılıcaya giderken önce Minibüslerin kalktığı Aktaş'a gelirdik, burada en başta "kil" olmak üzere bazı ihtiyaç malzemelerini temin eder, sonra minibüslerden hangisi sıradaysa ona güzelce kurulur, sanki çok uzun bir yola çıkacakmışız gibi şoförün gelmesini beklerdik.. Ben yaşlı başlı ninelerin, dedelerin "kıpır kıpır" dudaklarının oynadığını, yolculuk esnasında kazadan beladan korunmak için dua ettiklerini bile hatırlıyorum.. Daha minibüse oturur oturmaz babam, sessizce "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına" şarkısına başlardı.. Bu yolda bu şarkıyı söyler, eğer Karaçayır'a panayıra falan gidiyorsak o zaman da hiç ama hiç değişmeyen tango'su; Secaattin Tanyerli'den; "Kemanımla sana bir ses verebilseydim eğer"..
    ***
          Kaplıcaya giderken içimde, sanki gurbete gidiyormuşuz gibi bir duygu uyanırdı hep, öyle bir duyguya kapılırdım nedense.. En çok kimin arabasına binmek isterdim bu kısacık yolculukta biliyor musunuz? Hani, sarışın mavi gözlü bir adam vardı, Yumrukayalı'ydı galiba.. 1959 model Polonya malı Nysa marka minibüsü olan Yumrukaya Köyü'nden Zeynullah.. Sanırım asıl mesleği de terzilikti, onu yeni sinemanın yanında, Terzi Kemal diye birinin dükkanında çalışırken de görmüştüm daha önce.. Eskiden geçirdiği bir kazadan falan olmalı, çenesinde büyük ve derince bir iz vardı, ben onun arabasına binmeye bayılırdım.. Nedeni ise bir tek onun arabasında, şoförün tam yanında motor vardı ve ben burada oturuyor ve burayı kimselere kaptırmak istemiyordum..
    ***
         Burayı kimselere kaptırmak istemiyordum çünkü; o zaman yüzüm yolculara dönük oluyor ve yolu görmeden yolculuk yapıyordum.. Hatta ara sıra da çevreyi, tarlaları, ağaçları da görmemek için sımsıkı gözlerimi kapatıyordum.. Büyüksu'yu köprüyü geçtikten sonrada açıyordum gözlerimi.. Büyüksu ve onun üzerindeki tahta köprüyü bilirsiniz, hepimiz biliriz.. Hani tam üzerinden geçerken koca minibüs hafifçe yükselir sonra inerken içiniz bir hoş oluverirdi ya, hani rüyanızda yükseklerden düşersiniz, tutunamazsınız bir yerlere, onun gibi.. İşte bu nedenle yola ters olarak oturur, gözlerimi sımsıkı kapatırdım ki köprüye geldiğimizi anlayamayayım ve daha çok heyecan yaşayayım.. Sırf bu yüzden ılıcaya gitmek ister, oraya gidebilmek için evdekileri sık boğaz ederdim..
    ***
         Ilıcada havuza girmek sıcak suların içinde debelenmek, çıkışta gazoz, ayran falan içmek.. Bunların hiçbirinin önemi yoktu, benim için varsa yoksa köprüden geçerken "Hortlanbaç"tan havaya yükselip tekrar aşağıya düşmek.. Gerçi bu, birkaç saniye süren bir şeydi, bunu yaşayabilmek için bütün günüm kaplıcada geçiyordu, bir kesme şeker tadı alabilmek için bir çuval keçiboynuzu yemek gibi bir şey.. Daha ılıcanın tahta kapısını aralayıp içeri girdiğim andan itibaren heyecanla tekrar dönüş yolunu ve tahta köprüyü düşünmeye başlıyordum..
    ***
          Yıllar yılları kovaladı, mevsimler değişti.. Ben o küçük şehri, Bolu'yu terk ettim.. Herkesten ve o mahallelerden o sokaklardan uzaklaştım.. Uzun süre oraları düşünmeyi bıraktım.. Elimden gelenin en fazlasını yaptım bir daha da asla dönmemek için.. Unutamadım ama alıştım.. Alışıyor insan.. Şimdi geride kalan Borazanlar'daki çınar ağacı, Karamanlı'daki akasya, Karaçayırdaki itfaiye bahçesi ve elma ağaçları.. Özlem duymamaya alıştırıyorum kendimi.. Bak ! aklından çıkartma, artık o sokaklarda ne sek sek, nede ortada sıçan oynayanlar var.. Gazoz kapağıyla oynanan oyunlarda yok.. Ceplerde şıkır şıkır dolaştırdığımız misketlerde bitti tarih oldu, mors, misket oyunları da öyle.. Haa birde biz nedense misket, bilya falan demezdik "Mile" derdik .. Kimse saklambaç bile oynamıyor artık, dahası ve en kötüsü çocuklar sokaklara bile çıkmıyorlar.. Çünkü hiçbir oyunu oynayamıyorlar.. Hiçbir oyun bilmiyorlar.. Nesini özleyeceksin..
    ***
         Birde eskiden ben, sık sık hastalanır, ateşlenirdim, bu yüzden de sürekli sırtımda havlu yada tülbentle dolaşırdım.. Kimin evinin önünde terlesem, o evin kadını sırtıma tülbent koysun diye beklerdim saf saf, galiba bir tek onu özlüyorum.. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, birde arkamızı dönüp baktık ki bir ömür bitivermiş.. Bu tekerleme böyle bitmiyor ki! diyorsanız yanılıyorsunuz, aynen böyle bitiyor.. Şeytanın işine bak şimdide aklıma bir şarkı takıldı kaldı "Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok.. Ahh, ahh, burada Bülbül ben oluyorum da..
    ***
         Ben Almanyada'yken üç kere ameliyat oldum, hem de üçü de baya ciddi ameliyatlardı.. Şimdi Bolu'yu anlatırken Almanya'da nerden çıktı diye düşünebilirsiniz, bizde bir şey bilip te anlatıyoruz, elbet var bir bildiğimiz, bir yerlere bağlayacaz yani.. Münih'in tam göbeğinde Leopold Strasse diye bir yer vardır o taraflara yolu düşenler bilirler, birde o cadde üzerinde bir doktor yazıhanesi.. Dr. Osman Günay'ın muayenehanesi.. İşte o doktor benim ameliyatlarımdan ikisini yapmıştı.. O zamana dek, bu kadar rahat bu kadar işinin ehli bir adama rastlamamıştım..
    ***
         Yüzükoyun yatırdığı ameliyat masasında önce narkoz etkisini göstermiş mi diye popoma eliyle "şap,şap,şap" vurup kontrol ederken, bir yandan da "eee hemşo! diyordu." Nasıl gidiyor! Ameliyat başlayıp bitinceye kadarda "Boncuklu gelin "türküsünü dinlemiştim Osman beyden gevrek gevrek.. Osman bey oralarda öylesine ünlenmişti ki, şaşarsınız yani.. Bütün Alman bayanlar ona gelip muayene olmak istiyorlar, yazıhanesi dolup dolup boşalıyordu.. Hatta orada rastladığım bayanların çoğu bir elinin bütün parmaklarını bitiştirerek ağızlarına götürürken "Mmmm çok yakışıklı adam çok!" diyorlardı.. Galiba Osman beyin ünlenmesi daha çok bundan dolayıydı belki de..
    ***
         Alman doktorlar için aynı şeyi söylemek pek mümkün değildi, hele bir seferinde ben çok yaşlı bir doktora bademcik ameliyatı olurken adam bunalmış, işin içinden çıkamamıştı.. O kadar her şey birbirine karıştı ki, artık küçücük kliniğin muhasebe bölümünden bile yaşlı doktora yardım için gelenler olmaya başlayınca, herhalde artık son anlarımı yaşıyorum diye düşünmüştüm.. Korkudan kelimeyi şehadet getirmeye bile başlamıştım.. Doktor Osman bey eskiden askeriyede doktormuş, ordudan istifa etmiş, önce Amerika'ya gitmiş bir süre oralarda çalıştıktan sonrada Almanya'ya dönmüş.. Yani eski bir asker, Malatyalı'ydı galiba....
    ***
          Doktor Osman beyle Türkiye'ye tatile gelişimizde Yeşilköy'de havaalanında karşılaşmıştık. Hastanede beni sadece eşofmanlar ve hasta kıyafetleri içinde görmeye alışmış olan adam, karşısında beni, kenarında kocaman bir fiyonk olan fötr şapkam, gözümde flotal aynalı gözlüklerim, boynumda asılı fotograf makinası ve omzumda asılı o zamanların modası transistörlü radyo ile görünce, neredeyse tanıyamayacaktı "yahu Bolulu bu ne hal ! bu kadar aletin arasından kravatı nasıl becerdin de taktın !" bile dedi dalga geçerek..
    ***
         Olmadı beceremedim ben bu Almanya hikayesinin sonunu Bolu'daki "Askeriye doktoru" diye nam salmış Gökalp Peker Bey'e getirecek ve oraya bağlayacaktım.. Artık başka sefere, niypam! olmayınca olmaya!..
    ***
          Geçen sefer Babamdan sıkça bahsedince aklıma bir sürü anı gelmiş, bazı yaşanmışlıklar gözümden film şeridi gibi geçmişti.. Birden babamla geçen son birkaç dakikamız geldi aklıma, göz göze gelmiş "şimdi nasılsın?" anlamında yüzüne baktığımda hiç cevap vermemişti öylece yüzüme bakmıştı.. Birkaç dakika sonra da o bakışa bir de tebessüm eklendi ve dondu kaldı yüzünde..
    ***
          O kadar kendimden geçmiştim ki, her sabah hastaneye giderken önce bize uğrayan, babamı kontrol edip halini hatırını soran doktor ile, dükkan komşum olan diğer doktorun odasına dalmış ve hatta birinin kravatından da asılarak göz yaşları içinde ağır hakaretler etmiştim.. Babamı kurtaramadılar diye.. Kimbilir kaçıncı kez yaşadıkları bu davranış karşısında hiç seslerini çıkartmamışlardı.. İkisi bir olsa beni oracıkta gebertirlerdi dayaktan.. "Hani ciğerler gitmişti ! Ne oldu şimdi ! Bakma öyle yüzüme ! Daha senin muayenehaneni ateşe verecem!" diye bar bar bağırıyordum.. Sonradan kendimi affettirebilmek için çok defa bir hastalık uydurup yanlarına gittiğim oldu, ama bir kalp bir kere kırıldı mı kolayca tamir olmuyor vesselam.. Olsa da ehh işte o kadar..
    ***
         Birkaç gün sonra dükkana birisi gelmiş, hal hatır sormuş başsağlığı dilemişti.. "Şimdi hastaneden geliyan! Lapor (rapor) işlerim falan vardı orda duydum!" diyordu.. Ona çay söyledim, biraz konuşunca da geliş sebebini anlamıştım.. Meğer Gürkan beyin dükkan sahibiymiş, benden bahsedip "Senin dükkanı da ateşe verecek haberin olsun!" demişler, o da "dükkanda Gürkan bey oturuyor ama, elektrik tesisatı falan da yanarsa" diye kafasına takmış, uykusu kaçmış, onun için çıkmış kendiliğinden gelmiş.. Zaten soyadı da "Kendigelen" di, işe bak..
    ***
         Sonradan milletvekili de olan Mustafa bey ile oğlunun cenazesinde göz göze geldiğimizde hiçbir şey belli etmedi, hatta başını sallayarak "merhaba!" bile dedi bana.. Sonradan annem gidip benim adıma özür falan dilemiş "yok teyze dert etme! biz alışığız böyle şeylere !" demiş.. Daha sonra birilerinden duymuştum bağırıp çağırmama kızmamışlar ama, işin içine analar falan girince biraz bozulmuşlar.. Onu da benim terbiyesizliğime versinler artık, ne yapayım ağzımdan kaçtı..
    ***
         Buraya birde "İbrik" hikayesi anlatsam "iyi gide !" diye düşünmüştüm ama çok uzayacak, sonra belki..

                                                                             Erdoğan Mühürcüoğlu

    • TURHAN2 Temmuz 2013 . 02:20

      KALEMİNİZE KUVVET,ANILARI HATIRLATMAK NE KADAR GÜZEL.1966-1969 YILLARINDA BESE DE (BOLU ERKEK SANAT ENSTİTÜSÜ)OKUL DOKTORUMUZDU,MUAYENE RAPOR İÇİN ONA GİDERDİK.SAYGILARIMLA.
    • köprü1 Temmuz 2013 . 15:23

      anlattığınız yıllar 1960  . 1970 . li yıllar bizatihi yaşadığımız yıllar insanı alıp eskilere götürüyorsun hamamdı ılıcaydı eski karacasu yolunun köprüleri falan derken .ha şeyide çok iyi hatırlıyorum doktor gökalp peker beyi askeriye doktoru derlerdi eski devlet hastanesinin alt sokağında muayenehanesi vardı başı ağrıyan da  karnı ağrıyan da ona giderdi herkesin derdine derman olmaya  çalışırdı o devirde bolu da her branşta doktor yoktu zaten sağ mı sıhhattemi bilmiyorum . neyse erdoğan bey siz yazmaya devam edin bizde okuyalım
    • hüseyin kapdan1 Temmuz 2013 . 10:42

      zaman hep sessiz bir testeredir

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak