Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

İnönü'yü tarih kitaplarından çıkaran hemşehrimiz !

Erdoğan Mühürcüoğlu

İnönü'yü tarih kitaplarından çıkaran hemşehrimiz !
    8 Mayıs 2013

         Bir zamanlar Polis Radyosu vardı, Meteoroloji Radyosu vardı, hatırladınız mı o radyoları? Hani ikide bir araya giren ben de buradayım ha ! demeye getiren spikerleri olurdu.. Gereksiz anonslar, komik sunumlar yaparlardı.. İki şarkı arasında anons edilen "lütfen dikkat ! diye başlayan kayıp çocuk, kayıp eşya ilanları.. Yahut şu hastanede yatmakta olan kanamalı bir hasta için şu grupta kan aranıyor" ilanları.. Hatırladınız değil mi o yılları ?..
    ***
            Bizim evde genelde hep "acans" ve peşinden de o yaşlarda bize çok ağır gelen şarkılar dinlendiğinden, bu radyoları keşfedince sevinçten uçmuştuk.. Benim bir arkadaşım vardı bir terzi dükkanında kalfa olarak çalışan.. Pazar günleri tatil olduğundan ve ustası da gelmeyeceği için dükkanı açar, orada radyodaki şarkıları dinleyerek hayaller kurardık.. Dükkan Hoca ismail'in, Hacı Lütfü'nün dükkanlarının sırasında bir yerdeydi ve kadın-erkek terzisi İhsan Yapgü'nün dükkanıydı.. Neşe Karaböcek'i de o radyolardan tanımıştım, Berkant'ı, Serpil Örümcer'i, hatta Erol Büyükburç'u. Serpil Örümcer deyince de; o nasıl güzel bir şarkıcıydı ya arkadaş ?Tövbe Estağfurullah yani..
    ***
          İnsan şöyle eskilere gidince, o yıllara dönünce neler hatırlıyor neler.. Mesela kimsenin belki aklına gelmez ama ben Orta okula başladığımda Milli Eğitim Bakanı "Ali Naili Erdem" di.. Bunu sizin hatırlamanıza imkan ve ihtimal yok, siz hatırlayamazsınız.. Tarih kitaplarını da en iyi ben hatırlarım.. Onu da siz hatırlayamazsınız neden ? Çünkü ben her seferinde çift dikiş gittiğimden ve sürekli İkmale kaldığımdan; Hatta, bırakın sürekli ikmale kalmayı, sürekli okuldan kovulmak tehlikesi ile burun buruna geldiğimden bazı isimleri hiç unutmam, bazı isimler kafama nakşolmuştur adeta..
    ***
          Şimdiki "çok bilmiş" hallerime bakıp da aldanmayın sakın..  Sonradan biraz açıldım, saçıldım, Arap atı gibi kendime geldim.. Her sene bir kaç dersten borçlu geçer bu borçları ödemek için çırpınırdım.. "Öde babam öde ! bitmek tükenmek bilmeyen borçlardı.. Bu yüzden kaç kere okuldan kovulma tehlikesi atlattım.. Milli Eğitim Bakanı'nın imzalayacağı borçlu geçme, veya buna benzer kararnamelerle 15 yaşındaki bir çocuğun ne işi olabilir ki.. Ama benim o adamları izlemekten bu konudaki haberleri araştırmaktan canım çıkardı.. Bizim zamanımızdaki hocalar da sanki pek zalim gibiydiler.. Kimsenin gözünün yaşına falan bakmazlardı..
          Kimsenin gözünün yaşına bakmazlardı bakmasına da; acaba ailelerin sosyal durumuna veya varlıklı olup olmamalarına bakarlar mıydı ?.. " şıkır şıkır" sınıfları geçmede biraz rolu oluyor muydu bu tür farklılıkların.. Yok muydu diyorsunuz ?.. Çok mu şüpheciyim diye düşünüyorsunuz ?.. Peki öyle olsun.. "Sizin işinize öyle geliyor" demek geliyor içimden.. Ama durun daha demedim, "içimden demek geliyor" dedim sadece.. Memlekette düşünce hürriyeti yok mu kardeşim..
    ***
          Benim ilk defa okula başladığımda tarih kitabımın yazarı "Zuhuri Danışman" dı.. Tanır mısınız kendisini ?.. Tanımıyorsanız çok ayıp ediyorsunuz.. Adamı bütün Türkiye tanıyor yahu.. Ülkenin en ünlü tarihçilerinden birisi.. Üstelik de Bolulu.. Hemde bir zamanlar öyle bir dalgınlığa imza atmış ki, memlekette yer yerinden oynamış.. TBMM'de gırtlak gırtlağa kavgalar çıkmış.. Aslında bizim "Hemşo" nun da biraz "pişkin" ce tavırları varmış ama olsun, sonuçta hemşerimiz yani.. Hemşeri (hemşehri) deyince öyle basite falan da almayın " Analarımız aynı güneşte çamaşır kurutmuşlar".
    ***
         Dalgınlık, unutkanlık deyince bir fıkra geldi aklıma; siz fıkrayı daha önce dinlediyseniz de belli etmeyin "sanki ilk defa duyuyormuş gibi" yapın.. Mahcup etmeyin ..
    ***
          Bir gün Temel elini beline koymuş dalgın dalgın yürüyormuş.. Bu durum Karadeniz'e tatile gelmiş birinin dikkatini çekmiş.. Fark ettirmeden uzaktan uzağa Temel'i seyretmeye başlamış.. Temel otobüsüne binmiş eli hala belinde.. Otobüsten inmiş eli belinde.. Saatlerce yol yürümüş eli hala belinde.. Onu izleyen adam dayanamamış; koşup, Temel'in yolunu kesmiş:
    - Kardeşim bir rahatsızlığın mı var?
    Temel;
    - Yooo..
    Adam:
    - Yoksa deli misin?
    Temel;
    - Deli de değilum..
    Adam;
    - E saatlerdir seni izliyorum, elin belinde yürüyorsun.. Ne elini oynattın ne şeklini bozdun?!..
    Temel sakince, hala belinde olan eline bakmış;
    - Vay anasinu karpuz düşmüş!...
    Nasıl beğendinizmi fıkramı ?.
    ***
          Bizim Bolulu ünlü tarih hocamız "Zuhuri Danışman" dan yine o sene orta dereceli okullarda okutulacak olan Tarih kitabını yazması istenmiş ve "Kitabı yazdıktan sonra Milli Eğitim'deki komisyona getirirsiniz denmiş.. Tabii Zuhuri danışman hoca için bu zaten çocuk oyuncağı gibi bir iş.. Oturup kısa süre içerisinde tıkır tıkır kitabını yazıp bitiren ve kitabın müsveddelerini koltuğunun altına sıkıştırarak bakanlığa giden Zuhuri danışman kitabından eminmiş.. Ondan daha iyisi mi varmış sanki memlekette..
    ***
          Netekim ! düşündüğü gibi olmuş ve müsveddeleri inceleyen bakanlık kitaba onay vererek Zuhuri hocaya "Tamam sen bunun basımını yaptır, bizde hemen okullara yazı yazar, bu sene senin kitabının okutulacağını bildiririz demişler.. Peki sonra ne olmuş?.. Sonra şöyle bir şey olmuş; Zuhuri hoca "ulan ne olur ne olmaz, ben şunu son bir defa daha kontrol edeyim" demiş.. Özene bezene yazdığı kitabını "basımından önce" bir kere daha kontrol etmeye başlamış..
    ***
          "İyi ki kontrol etmişim ! demiş kendi kendine.. 192 nci sayfada " bazı imla hataları" falan görüp; o bölümü " daha sonra yeniden bakar, düzeltirim" diye bir kenara ayırmış.. Neyse lafı fazla dolandırmadan söylersek; Zuhuri hoca son kontrollerini de yaptığı kitabının basımı için anlaştığı matbaaya götürmüş.. Kitap basılıp okullara dağıtılmış.. Okullar açılıp dersler başladığında her şey gayet güzel gitmekteymiş.. 1951 senesinde Bolu Lisesi'nde okuyanlar, Zuhuri Hoca'nın Tarih kitabından anlı ve şanlı tarihimizi sular seller gibi öğrenmeye başlamışlar..
    ***
          Sonradan komik bir şey olmuş, tarih kitabının ilk başından itibaren sıra sıra takip edilen derslerde konu Kurtuluş Savaşı'na, İnönü Savaşları'na gelmiş.. Gelmesine gelmiş ama baktıklarında kitapta bu konu ile ilgili hiç bir şeye rastlayamamışlar.. " lan! nereye gitti bu İsmet Paşa !" diye kitabın orasına, burasına bakmışlar ne İsmet İnönü var, ne de İnönü Savaşları'ndan tek bir satır.. Yani yakın tarihin bu en önemli olaylarını kitapta bulamamışlar..
    ***
          Sadece onlar mı bulamamış ? Başlarını kaldırıp baktıklarında görmüşler ki, memleket bu skandalla çalkalanıyor.. Ülkenin basını, bilim adamları, tarihçileri yorum üstüne yorumlar yapıyorlar " Tarih kitabi var, içinde "tarih" yok diye.. Bizim Zuhuri Hoca bu saldırılardan çok bunalmış "vay anasını nasıl oldu bu iş be ! diye çok düşünmüş.. Üstelik o sıralar da adam zaten Bolu Milletvekili olarak mecliste, hem de Demokrat Parti'den milletvekili.. İsmet paşa ile çılgınca siyasi çatışmaların yaşandığı yıllar..
    ***
          Neyse uzun lafın kısası; bir süre sonra Zuhuri Hoca evde orayı burayı karıştırırken bir de bakmış ki, yeniden gözden geçirip kontrol öderim diye ayırdığı bölümler bir çekmecenin içinde unutulmuş ve kendisine "çildir çildir" bakıyorlar.. Peki sonra ne olmuş ? Sonra her bir taraftan gelen saldırılar karşısında sıkışan Zuhuri Danışman karşı saldırıya geçmiş.. Herkesi "okkalıca" bir "kalayladıktan" sonra; bilerek yaptım ! demiş.. Var mı bir itirazınız ? Henüz yaşayan, hayatta olan biri tarih kitabına mı yazılırmış ! "Hadi oradan ! " defolun gidin başımdan !..
    ***
         O bu değilde; ben bizim hemşehrinin ismine takıldım be birader.. İsme bakar mısınız ? "Zuhuri".. İsim dediğin böyle olacak nadir bulunacak, herkeste olmayacak.. İstanbul'dan birisi elini kulağına atıp seslense; "Batı Karadeniz Bölgesi'nden Zuhuri bey acele buraya gelsin ! diye, sen hemen çantayı kaptığın gibi tereddütsüz gidecen "
    ***
         Birader, birkaç satır bir şeyler yazsam diyorum hemen şeytan aklıma "pat" diye "betür betmez" bir sürü şey getiriyor. Geçen sefer Tabaklar Hamamı'na sırtımı dayayıp bir arkadaşımı beklediğimi yazmıştım ya hani.. İşte o andan itibaren bir sürü soru yağmuruna tutuldum "yok efendim ben karşı taraftaki evlere doğru bakıyordum derken "Serpil Örümcer" ismini telaffuz etmişim de falan filan...Tövbe tövbe estağfurullah, iftira olurda bu kadar mı olur be kardeşim !.. Nereden çıkartıyorsunuz böyle abuk subuk şeyleri ?..
    ***
         Bizim Erdal'da tutmuş olaya daha "rasyonel" yaklaşmış.. Güya ben "Serpil Örümcer benzetmesi yaparken o kişinin "nev-i şahsına münhasır" özelliklerinin altını çiziyormuşum.. Allah sizi islah etsin ! Ne "Berkant'ı tanırım nede onun boşandığı eşi Serpil Örümcer'i, ne de onun "Bayan bilmem kim" diye tanınmış olmasını.. Yok efendim karşıdaki evin penceresinde "saksıda kocaman bir de kauçuk vardı ! demişim de "sık sık yer değiştiren" Yazıklar olsun diyorum, başkada bir şey demiyorum..
    ***
          Bütün bunlar yetmezmiş gibi sabah sabah hanım başımda dikilmiş soruyor "Dördüncü Murat tahta çıktığında ne yapmış ? diye.. Ya kardeşim sabah sabah başka işin yok mu ? Ne bileyim ben Dördüncü Murat tahta çıktığında ne yapmış.. Düşündüm düşündüm bulamadım.. Ancak kahvaltıdan sonra cevabını alabildim.. Dördüncü Murat tahta çıktığında hemen çıkan tahta'yı yerine çakmış.. Kafam karıştı, aslında evde bir bidon su bulundurmak lazım "Kökez suyu".. Kafan mı karışık ? Canın bir şeye mi sıkıldı? bu gibi durumlarda bire bir.. Doldur bardağa "pasiflora" gibi, "lıkır lıkır" iç kendine gel..

                                                             Erdoğan MÜHÜRCÜOĞLU

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak