Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Resmiyanım'ın tabakası.. Tomruk.. Piran.. Mehmet Amca..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    16 Haziran 2014

            Migros da tam kasadayım 'bisikleti çalıyorlar! diye bir ses duyunca fırladım çıktım dışarı, bir kaç meraklı arkadaşla sağa sola koşturduk ama yok, gitmiş adam.. Migros'a döndüm 'açın da bi bakalım! diyorum 'kameraların tam oradaydı bisiklet..' Hayır efendim olmazmış.. Polise gidecekmişim onlar gelecek birlikte bakacakmışız.. Ben adamı yakalarsam, aramızda kavga dövüş falan çıkarsa onlar sorumlu olurlarmış.. 'Neden anlamak istemiyorsunuz beyefendi' diyorlar 'prosedür böyle..! 'Efendim Bim'de anında bakıyorlarmış' diyorum..'Olabilir! diyor görevli kız 'Biz de böyle..'
    ***
          Çok sinirlendim, arkadaşım da duymuş geldi, ona da sinirleniyorum.. O da fırsattan istifade 'yapma abi' diyor 'Allah mafaza bi tarafına nüzül filan inivör! bir bisiklet için değer mi Allahını seversen?  Çabuk çabuk konuşuken 'godumun' filan da diyormuşum farkına varmadan.. Allahtan anlayamıyorlarmış.. Halimi gören bisikletini arıyor demez "Vah vah! pek de efendi birine benziyor" falan dermiş.. Geçen gün telefon geldi karakoldan; beni çağırıyorlar.. 'Tamam! dedim buldular bisikleti.. 'Helal para tabii, geri geldi! Gittim; bisikletin faturası var mı diye soracaklarmış..
    ***
          Bide şu var; benim bisikletle alakası yok belki ama  'bir şeyler araklamak' gibi bir hastalık var.. 'Çalma hastalığı' tutamıyorsun kendini.. Ne krallar, ne kraliçeler var bir marketten akla hayale gelmeyecek şeyler çalarken yakalanan.. Çakı çakmak, iğne iplik ne denk gelirse.. Eve çağırıp tavla oynadığın arkadaşın giderken bir şeyler yürütüp öyle gidiyor mesela .. Aksam bir bahane ile gelip çaldıklarını gizlice bırakırken dönüşte dayanamayıp başka bi seyler daha götürüyor, öyle de pis bir hastalık..
    ***
            Bakın ne duydum bugün; Afgan kralı Emanullah Han, Mustafa Kemal Paşa'nın ilk temas kurduğu devlet adamlarından biri.. Bir de onun onun kayınvalidesi Resmiye hanım var. Resmiye hanımın saraydan bir kaç parça eşyası kaybolunca resmen delirmiş.. Ivır zıvır bir kaç parça süs eşyası, bir de sigara tabakası var kayıpların arasında.. En çok da sigara tabakasına feryat ediyor kadın.. Eee, kral'ın kaynanası sonuçta.. Afgan devleti bütün imkanlarıyla Resmiye hanım'ın tabakasını aramaya başlamış her tarafta..
    ***
           Bolu'da Çele-bağışlar köyünde bulmuşlar tabakayı.. Rahmetli peder şakayla karışık 'müslüman malı ortak! derdi hep.. Çele'li Ayş'abla da öyle düşünmüş olmalı 'Her şey hep sizin mi olacak' demiş anasını satayım.. 'Bizim canımız yok mu..? Denk getirince de çok sevdiği tabakayı atıvermiş çantasına..Yani, Afgan kralı'nın kayınvalidesinin tabakası Bolu'da bir süre sarayda hizmetçi olarak çalışan Ayş'ablanın çantasından çıkmış..
    ***
         
          TOMRUK..
          Hep su satmazdık biz, hep gazoz satmazdık.. Kapısı ortadan sarkan ipi çekince açılan bir komşu vardı arka sokakta.. Hazırlayıp elimize tutuşturduğu sepetle lokantaları dolaşır; maydanoz, taze soğan, dere otu gibi şeyler de satardık.. Haşim lokantası, Lezzet lokantası, Merkez lokantası, Çiçek lokantası vardı.. Aşçılar yolumuzu gözler, havada kaparlardı getirdiklerimizi.. Muşamba kaplı evler, talaş sobası, odun sobası yakılan yıllar.. Bahçeler bostanlar vardı, şehir insanının sebze ihtiyacının karşılandığı yerler.. Meyve olarak sadece portakal mandalina gibi şeylerin  pazardan alındığı, Elma, Armut, Erik, Dut'un bahçelerde 'zebil' olduğu yıllar.. Zamanla hal'den, pazar yerlerinden tedarik edilir oldu her şey..
    ***
          İki meşhur lokanta vardı o yıllarda; biri Menekşe Oteli'nin olduğu yerdeki 'Lezzet lokantası' diğeri de tam karşısında 'Haşim' Ankara İstanbul karayolunun şehrin içinden geçtiği, şehre giren otobüslerin bu iki lokantaya uğramadan yoluna devam etmediği yıllar.. Tabii bir de yolcuların aceleyle fındık şekeri, çam kolonyası alabilmek için sağa sola koşuşturmaları var.. Kalkış esnasında 'sağ yap gel!, 'topla geel ! şeklinde komutlarla otobüslere manevra yaptıran muavinler.. Bayılırdım onlara, sigarasını yere atıp ayağıyla söndüren ve hareket halindeki otobüse 'devam eeet! diyerek son anda atlayan muavinlere.. Paşaköy, Emniyet Motel ve Ayrılık Çeşmesi'nden İstanbul istikametine devam edip giderlerdi..
    ***
          Tomruk geldi aklıma.. E 5'in oralarda bir yer açmıştı.. Kafasında kocaman bir hasır şapka, gözünde güneş gözlükleri.. İki ağaç arasına astığı yayık ayranı fıçısını ani bir vuruşla şangırdatan; müşterilerine kovboy filmlerindeki gibi. 'buyrun Bayım ! diye hitap eden.. Özenirdim ben de; yalan yok.. Bir Amerikan kovboy filminde olsaydım derdim.. Kafamda geniş kenarlı kovboy şapkası.. Yazlık çizmeler olsaydı ayağımda.. Çizme'nin kenarına sürterek tutuşturduğum kibritle yaktığım sigaram.. Arkada 'iyi, kötü, ve çirkin' filminin fon müziği "uhu uhu huuuu.." Islıkla çalınan meşhur müzik.. Ve..çoğunu 'Yeni Sinema' da izlediğim John Wayne, Clint Easwood, Lee Van Cliff ve James Coburn..
    ***
          Kafam bozuluyor bazan.. "Dur ulan" diyorum  "Şu Akçay'a en kralından bir lokanta da ben açayım.. 'Yörsan' görsün bakalım, el mi yaman bey mi yaman, 'Bolu'lu olmayan 'Bolu'lu Hasan usta görsün' Ekmek kadayıfı, kalbura bastı, profiterol nasıl yapılır.. Bakma sen!, Bolu'da yaşamıyoruz belki ama Bolu'luyuz sonuçta.. Aşçılık, lokantacılık genlerimizde var bizim.. Sefa merakımız, yemek merakımız da oradan geliyor.. Ilca'da havuz kenarında 'paşa pilavı' yemiş adamlarız.. Hani 'kan çekiyor' falan derler, bizi de lokanta çekiyor, restoran çekiyor, yemekler çekiyor yanına.. Benim nohutlu pilav satan arabanın peşine takıldığım bile oluyor bazan.. Hiç değilse beş on adım yürüyorum yanında.. Köfte arabasının yanında dumanların arasında yürüyoruz köfteciyle beraber.. Bıraksa ben sürecem arabayı yani..
    ***
          Gerçi Almanların lokantalarını da gördük, zengin takımının girip çıktığı şatafatlı yerlere de girdik çıktık zamanında. Tarif ederek de olsa gelen Pilav üstü kuru fasulye' mizi yiyip çıktık aslanlar gibi..İlk başta bizim aşçı zayıf çıktı zannetmiştik, meğer bunların hepsi böyleymiş.. Yemekler 'congul congul'.. Bizim esnaf lokantalarına bile 'destur' la yaklaşamaz bunlar.. Allahın gücüne gitmesin yani..
    ***
          Bak bir de Piran meselesi var.. Siz hiç beklediniz mi panayırda Piran kuyusunun başında, yutkunarak? Bir kaç koyunun asıldığı, alttan ateşi gördükçe yağlarını cazır, cuzur saldığı bir çukur vardı; hatırladınız mı? 'piran Kuyusu' Kuyudaki kalın demire koyun değil manda bile asardın istesen.. Normalde çingene tuğlası denen bir cins tuğla döşeli olurdu kuyularda.. Karabük yolunda 'söğütlü çeşme' vardı orada rahmetli Osman Çelebi ile incelemiştik, öyleydi,. Karaçayır'da kuyunun ağzı saçtan bir kapak ile kapatılır, kenarda bekleyen bir bakraç 'cıvık çamur' la etrafı sımsıkı sıvanırdı.. Sonra? Sonra; her tarafı kapalı kuyunun içinde kendi ateşi ve buharı ile iyice pişen kuzular 'Kocagöz İbrahim Usta'nın kuvvetli bir sarsmasıyla, kemiklerinden kurtulup tepsileri dolduruverirlerdi.. Bunları tam Ramazan Ayı'nda yazacan aslında.. Hahahaha..!
    ***
           AŞÇI MEHMET USTA..
           Bundan yaklaşık doksan sene önce, 1930 yılında Bolu'lu aşçı 'Mehmet usta' ünlü yazar Cevat Fehmi Başkut'a anlatıyor; 'kırküç yaşındayım, Bolu'da doğdum, babam Hüseyin efendi Bolu'da tanınmış bir marangozdu.. Marangozluktan önce aşçılık yapmış, fakat bir tava kızgın yağ ile ellerini yaktığı için bu işten ayrılmış' diyor ve devam ediyor.. 'Biz yirmi iki kardeştik.. Bunlardan şimdi on tanesi sağ.. Ötekiler hep savaşlarda şehit oldular.. Sağ kalanlardan bir çoğu kız.. Erkeklerden üçümüz aşçıyız.. Bize Bolu'da Zenno oğulları derler.. Rahmetli anam Hacı Bekirzadeler'dendi..'
    ***
           On yaşında anasını kaybetmiş Mehmet amca.. Babası bir kaç ay sonra tekrar evlenmiş.. İstanbul'da Şeyhülislam Cemalettin efendi'nin yanında aşçılık yapan bir amcası 'küçük Zenno'yu bana gönder ben onu aşçı yapayım' demiş.. Bir yaz günü Bolu'dan İstanbul'a doğru yola koyulmuşlar.. O zamanlar katırcı, emanetçi denilen   Bolu ile İstanbul arasında yalnız başına seyahat etmeye mecbur kadınları, çocukları götürüp, getiren bir takım adamlar varmış,.. Babası Mehmet amcayı bu katırcılardan birine teslim etmiş ve Bolu'dan Adapazarı'na onların arabası ile gelmişler..
    ***
           Oradan da Trenle doğru İstanbul.. Mehmet amca anlatmaya devam ediyor 'Katırcı beni Şeyhülislamın kapısında amcama teslim etti.. Konağı görünce şaşakaldım.. Mutfakta on tane aşçı çalışıyor, günde 30 tencere yemek, 10 tepsi baklava ve börek pişiyor.. Birinci aşçı ayrı, ikinci aşçı ayrı, hamurcu ayrı pilavcı ayrı, çıraklar ayrı.. Amcam beni bütün aşçılara tanıttı.. Bütün aşçıların ellerini öptüm.. Ondan sonra kırk kuruş gümüş para aylıkla altı ay sadece bulaşık yıkadım..
    ***
           Amcam çok titiz bir adam.. Kuşhanelerde, sahanlarda tepsilerde, hele bir yağ kokusu duysun, hele bulaşıklar iyi kurulanmamış olsun mutfağı başımıza geçirirdi.. Şeyhülislam Cemalettin efendinin pilavcısı askere gidince beni pilavcı tayin ettiler.. O kadar başarılı olmuşum ki ismim bütün konakta duyuldu.. Amcam 'küçük Zenno'nun pişirdiği pilav' diye taa Şeyhülislama kadar çıkmış, maaşımız da 100 kuruş gümüş paraya çıkartıldı'.. Böyle anlatıyor Bolu'lu Mehmet usta yaklaşık 90 yıl önce Cevat Fehmi Başkut'la yaptığı mülakatta.. Bolu'daki Lokantalardan falan açıldı ya konu, bir asır önce aşçı çırağı olarak İstanbul'a gelen Mehmet Amca'yı da bu arada anmalı diye düşündüm..
    Hoşça kalın..
                                                           

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak