Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Kaplıca.. Saat kulesi.. Veda..

Erdoğan Mühürcüoğlu

Kaplıca.. Saat kulesi.. Veda..
    18 Aralık 2013

    Ümit Yaşar Oğuzcan'ın "Bu Şehrin Hamamları" isimli bir şiiri var, güzel bir şiir...
    Kimler yıkandı bu şehrin hamamlarında,
    Kimler soyunup dökünmedi.
    Nice güzeller gördü bu mermer taşlar,
    Bu dilsiz kubbeler,
    Senin gibisini görmedi...
    ***
    Yabancının biri; kubbesi ve mimarisiyle "pencereleri olmayan cami" ye benzetmiş burasını. Adamın adı "De Amicis"... İtalyan gazeteci olan "De Amicis", Tellağın kese yaparken kaza ile kemik kırdığını filan duymuş memleketinde, korkmuş.. Lakin gelip, böyle bir şey olmadığını görünce, bayılmış bizim hamam kültürümüze...
    En çok da, yüzükoyun yatarken kesecinin kıçına bir şaplak atmasından pirelenmiş, "hadi dön" demek olan şaplağı yiyince ve işlem bitip; tepesinden aşağıya bir kova su döküldüğünde şaşırmış, fırlayıp kalkmış ayağa...
    ***
    Ben soğuk havalarda, karlı, buzlu, tipili havalarda hep kaplıca hayalleri kurarım. Kaplıcanın sıcak suyunu, buharını, oda gibi bölmelerini, havuzunu, harharlığını filan düşünür kendimi orada bir yere monte ederim.
    Havuzun kenarında oturur ayaklarımı sallandırırım içine, mayışırım. Havuzu, kurnaları seyrederim. Çocukluğumuzda yürüyerek de giderdik, hem de her hafta, pazar günleri... Peştemallar, hamam tasları. En önemlisi de takunyalar, her havuzdan çıktığımda bir türlü yerinde bulamadığım takunyalar...
    Güzel anılardı, yıllar geçti üzerinden...
    ***
    Sinasi'cim; canım arkadaşım! Erkekler kısmında olurum tabi ki; Kadınlar kısmında ne işim var?, küçük ılıca'da olurum dedim.. Kadınlar kısmında olduğumu da hayal ederim belki ama onu hiç yazarmıyım buraya...
    ***
    Hayal bu ya; daha girişte, görevlinin getirdiği peştamala sarınıp takunyalarımı da ayağıma geçirdikten sonra tahta kapının önünde bulurum kendimi... O tahta kapı açıldığında kimleri orada görmek istiyor ve en çok kimlerin oraya yakıştığını düşünüyorsam onları teker teker bulur yerleştiririm. Sislerin buharların arasında her kurnanın başında bir tanıdık şahsiyet, her havuzun kenarında tanıdık birileri olur.
    Daha önce Abant'ta "köpük helva" satan köylülerle çifte telli oynarken gördüğüm iki arkadaş da hala oradadır, ellerinde hamam taslarıyla, göbek atarlar; "aman sabahlar olmasın"..!
    ***
    "Erdoğan Ağabey! diyor arkadaşım; "sen en başa koymuşsun bir şiir ama, ben onu sevemedim be ağabey. "Antep'in hamamları" var onu koysan daha iyi gider, onu koy" diyor...
    "Tamam! Dedim" sen istersin de ben yapmam mı hiç.! Yazmam şartıyla bir de anısını anlattı.. Şinasi bir gün ılıca'daymış, birkaç kez havuza takla atarak atladığı için herkes dönmüş onu izliyormuş.. Beşkavaklardan birlikte geldiği arkadaşlarına hava atmak için bizimki yine gerilmiş gerilmiş "taklacı güvercin" gibi atlamış havuza.!
    ***
    Taklacı güvercin gibi atlamış atlamasına da, daha havada iken peştamalı sıyrılıp düşmüş üzerinden.. Tabi o durumda ne yapsın Şinasi? Mecburen havuzdan çıkamamış, hem peştemalı arıyor, hem de söyleniyormuş.. "Eee, dedim" "senin arkadaşlar dalga geçmişlerdir havuzdaki halini görünce!" çok dalga geçmişler, o yüzden de Bolu'ya ayrı ayrı dönmüşler zaten. Onlar Zeynullah'ın, Şinasi de Ahmet Ağabey'in minibüsüyle dönmüş..
    Şimdi artık korkudan, havuz kenarındaki oturma yerlerinde bile, Frikik vermemek için, bacak bacak üstüne atmadan oturmuyormuş..
    ***

    Saat Kulesi...
    "Hunuş Usta" Prag Meydanı'na dünyanın ilk saat kulesini yapınca Avrupa'nın her yerinden insanlar saati, kulesini görmek için gelmeye ve Hunuş Usta'ya kendi ülkelerine de saat yapması için teklifler yağdırmaya başlamışlar.
    Hunuş Usta'nın şöhretinden ve başka ülkelerde saat yapma ihtimalinden korkan kral, onun gözlerine mil çektirmiş.. Kör olan Hunuş Usta da, öfkeyle "madem sen beni gözlerimden ettin, bunu bana yaptın"; al bakalım o zaman! Diyerek kendini saatin içine atmış, intihar etmiş. Çarkların, dişlilerin arasına sıkışarak ölmüş. Kral'dan intikamını bu şekilde, saati bozarak almış. Nitekim bozulan o saati elli yıl kadar kimse çalıştıramamış.. "ee, sonra ne olmuş?" sonra bir şey olmamış, bu bölüm bu kadar..!
    ***
    1944 yılına kadar Bolu'da da, bir saat Kulesi olduğunu öğrenince merak ettim; ilgilendim biraz.. Zaten eski fotoğraflarda çok net değil belki ama görülüyor zaten. Aslında asıl şaşırtıcı olan bu saatin "çalar saat" olması, bu çok enteresan geldi bana. Düşünsenize; İzzet Baysal'da yürüyorsun; saat tam üç ve tepeden, saat kulesinden üç defa "çan sesi" geliyor.. "çan, çan, çan"..
    Hayal bu ya; bizim saatçi Hafız Ağabey'lerden birini çıkartıyorsun kuleye, "yap şuna bir şeyler Hafız Ağabey" diyorsun, yapıyor ve her saat başı saatin içinden başını uzatan bir kuş "guguk, guguk" diye bağırıyor tüm Bolu Ovası'na doğru, nasıl ama..?
    Bak, şimdi de ne geldi aklıma; baktım da, bizim Bolu'daki bütün saatçi'ler de hep "Hafız" nedense.. Yanılıyor muyum..?
    ***
    Günümüze gelemeyen saat kulesinin tepesinde bir de aydınlatma feneri varmış; kubbe şeklinde bir de şapkası.. Aslında ben çeşitli şehirlerde bir kaç tane saat kulesi gördüm, bunların hepsi de genellikle taş yapılardı. Birazda meraklısı olduğumdan, hepsinin tek tek resimlerini çektim, ama bizim saat kulesi gibi olanını da ilk defa duyuyorum.. Bölgeye has özelliğimizden olmalı ki, sırf ahşaptan yapmışlar bizim kule'yi.. Saat'in kadranını kulenin şehre bakan yüzüne, aşağı yukarı her taraftan görülebilen yüzüne koymuşlar..
    ***
    Geçenlerde Bolu'daki büyük yangını anlatmıştık. Çarşı içinde ve Büyük Camii Civarı'nda meydana gelen bu yangında çarşı tamamen yanmıştı. Bu yangının söndürülememesinin en büyük nedeninin binaların hepsinin ahşap olmasından kaynaklandığını yazmıştık. Bolu'daki saat kulesinin de yine böyle bir yangın sonucu yanıp kül olduğunu düşünürsek...
    Neyse, bu konuyu burada kapatalım en iyisi, uzatmayalım; uzatmayalım ki, sıkılıp okumaktan vazgeçmeyesiniz.. Hani hevesle gittiğiniz bir yerde umduğunuzu bulamaz, sıkılırsınız; sağınıza solunuza bakar "Allah'ım, ne yapsam da buradan bir sıvışsam" diye düşünürsünüz, "biri kalksa da, peşine ben de takılsam" gibi..
    ***
    Elli'li, altmış'lı yıllar Bolu'nun henüz orta boy bir kasaba görünümünde olduğu yıllardır.. Herkesin birbirini tanıdığı, ailelerin lakaplarıyla anıldığı, komşulukların neredeyse akrabalık mertebesinde olduğu yıllar.. Çay bahçelerinde ağaçlara asılmış kutulardan şarkıların dinlendiği; resmi kıyafetleriyle itfaiyecilerin çay, kahve servisi yaptığı, Hasan Duman'ın muhbir bellediği köyünün muhtarını bir sokak arasında kıstırıp öldürdüğü, kadın kılığında geceleri sokaklarda dolaştığının rivayet edilerek efsane haline geldiği, polis Hasan'ın İstanbul'da bir ağacın tepesinde yakalayıp Bolu'ya getirdiği sonra yine elinden kaçırdığı yıllar..
    ***
    Kış aylarında sokakların adam boyu "kardan tüneller" ile birbirine bağlanabildiği, çatıların çökme ihtimaline karşı "küründüğü" yıllar.. En eğlenceli yerinde çocuk oyunlarını tam ortasından bölen "Üzeyir Usta"nın arabasından sağa sola kaçıştığımız, hayratlarında kadınların ateş yakıp çamaşır yıkadığı.. Kızın birine mektup yazıp heyecandan bir türlü veremediğim; arkadaşları "vallahi verdim lan" diye kandırdığım yıllar. Sinemaya kaçak girerken Salih Ağabey'e yakalanıp "son defaya mahsus olmak üzere" tekrar içeriye alındığımız.. Tüten sobasından göz gözü görmeyen Bahar (cep) sineması.. ve orada laf attığımız yerli filmlerin vamp kadın karakterleri...

    Veda...
    Bu güzel şehir'de yaşanmış yirmi yılın sonrasında ceketimin iç cebinde yassı bir cep kanyağı, elimde orta boy bir valiz. Bu kadar mı hüzünlü olacaktı bu ayrılık? Ne garip! Hatırlıyorum da, yıllarım hep bu küçük şehirden kaçma, denizi de olan kocaman bir şehirde yaşama hayalleriyle geçmişti. Öyle ya, sadece panayırla, sadece Abant'la, Akçakoca ile olur muydu? Gölcük bile sadece Aladağ'dan tomruk çeken kamyon şoförlerince bilinen, geçerken uğrayıp elini yüzünü yıkayıp basıp gittikleri bir yer değil miydi? Hep küçümsemeyle geçmişti bu şehrin sessiz sokaklarını, caddelerini.. Benim yaşayacağım yer burası değildi; benim yaşayacağım yer burası olmamalıydı...
    ***
    Şimdi o şehri; hatta şimdikini bile değil; o eskiden beğenmediğim avuç içi kadar olan şehri arıyorum; bastırılamayacak kadar güçlü duygularla..
    Biliyorum o şehre gitmekle halledilecek bir iş değil bu. Sanırım orada yaşayanlar da şimdi benim gibi, onlar da benim gibi şimdi o şehri arıyorlar. Caddelerinde at arabalarının dolaştığı, akşam saatlerinde karaçayırdan salıverilen "hergele"nin sokakları doldurduğu, sokak çeşmelerinden su içtikleri şehri.. Çeşme deyince de bakın aklıma ne geldi; siz şeyi hatırlar mısınız? Derelerden tuttuğu balıkları temizleyip söğüt dalına geçiren "Çiçek Lokantası"nın köşesindeki çeşme başında satan balıkçıyı? Niyazi Ağabey miydi adı..?
    ***
    O akşam otobüs saatini beklerken Belediye Meydanı'nda kutlamalar yapılıyordu, yer yerinden oynayan kutlamalar.. Bayraklar sallanıyor, trampetler çalıyor, iki davulcu ile bir gırnatacının ortasında iki köçek dönüyorlardı, eteklerini savurarak.. Orada, meydanı dolduran yüzlerce kişinin oluşturduğu kalabalığı seyrettim bir süre.. Belediye balkonunda adamın biri bazı isimleri okuyor her isimden sonra bir uğultu yükseliyor kalabalıktan..
    ***
    Meydan tıka basa dolu. Belediye Başkanı'nın odası da öyle.. Kamil Bilgihan, Hulki Avlacıoğlu falan, hepsi oradalar. Arada bir pencereyi açıp dışarıya çıkan, halkı selamlayanlar da var. Bir ara mikrofonu kapan Halitoviç bile sanki benim gözümün içine bakarak, "işte sevgili Bolulular, yıllardır beklediğimiz an geldi" diyor kırık dökük Türkçesiyle.. İçimden "Tamam lan, uzatma! Gidiyoruz işte" diyordum; sizin olsun, size bıraktım buraları..
    ***
    Boluspor'luların alayı oradaydılar tam kadro.. Lütfü, İbrahim Çelik, Rabbani, Mendoza, Kuzman, Rıdvan, Soner, Talip, Vadi, Eyüp ve Mustafa.. El sallıyorlardı teker teker "hadi bakalım uğurlar olsun!" der gibi bana bay bay, hacı cavcav der gibi.. Bir ara o tanıdık yüzü aradım.. "Sen mavi köşe'nin orada bekle yolcu etmeye gelirim seni!" demişti, "sen her zamanki yerde bekle beni". Şehrin her yerinde ateşler yanıyordu, şehrin her yeri ana baba günü gibi...
    ***
    1 Temmuz 1970 günü gecesiydi. Boluspor'un şampiyon olup Birinci lige çıkışı kutlanıyor, yer yerinden oynuyordu. Bir yolcu otobüsünün içindeydim; en arka koltuklardan birinde.. Bolu'dan ayrılıyordum..
    Hoşca kalın..

     

     

     

     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak Bolu Çatı Tamiri Bolu Kamera Sistemleri Tonet Sandalye