Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Ahmet Kutsi Tecer.. Ayakkabıcı.. Deli Ali..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    25 Kasım 2013


    Dal bir gün dedi ki tomurcuğuna;
    Tenimde bir yara işler gibisin!
    Titrerim rüzgarlar keder vermesin!.

    Anneler beşikten der çocuğuna;
    Acını görmesin gözüm alemde!
    Teselli demeksin bana son demde!.

    Bütün ümitleri yel alır gider,
    Anneler büyütür, el alır gider.

    Ünlü edebiyatçı Ahmet Kutsi Tecer'in bu şiirini Bolu'lu bir kıza yazdığını duymuş muydunuz? Peki duymuşsanız hangi kıza yazdığını biliyor musunuz? "Biz Ahmet Kutsi Tecer'in kim olduğunu da bilmiyoruz!" deyin de tam olsun bari..
    ***
    Ahmet Kutsi Tecer'in Babası Abdurahman Bey aslen Erzincan'lı, zamanın önemli okullarında medreselerinde eğitim almış, İstanbul'da Telgraf Nezareti Mektebi'nde okumuş, ülkenin değişik yerlerinde çalışmış önemli bir telgrafçı.. Bolu'ya da gelmiş burada da uzun zaman görev yapmış.. Hayır! Sizin düşündüğünüz gibi değil, o zaman yazılmamış bu şiir, çünkü o yıllarda şair doğmamış henüz, babası bekarmış Bolu'da iken.. Ahmet Kutsi Tecer 1901'de Kudüs'te dünyaya gelmiş..
    ***
    Ahmet Kutsi Tecer'in şiirini yazdığı Bolu'lu kız; annesi Hatice Hanım. Yani ünlü yazar anne tarafından aynı Neyzen Tevfik örneğinde olduğu gibi Bolu'lu.. Tecer'in annesi 1858 Bolu doğumlu ve Abdurahman Bey'le yirmi dört yaşındayken Bolu'da tanışıp evlenmiş. Sonra görev icabı Abdurahman Bey 1895 yılında Kudüs Duyun-u Umumiyesi müdürü olunca Hatice hanımla birlikte Bolu'dan ayrılmışlar.. Bizim 'hemşo' bu şehirde Kudüs'de dünyaya gelmiş. Ünlü yazar tatillerini hep annesinin yanında geçirmiş, zaman zaman da Bolu'da ki akrabalarının dedesinin dayılarının yanında.. Merak ettim doğrusu şimdi Bolu'da yaşayan kimbilir hangi akrabaları vardır, kimlerdir?..
    ***
    Hatice hanımın sonradan Şerafettin, Mustafa Besim ve Firuze isminde üç çocuğu daha olmuş.. Şerafettin istiklal Savaşı'nda şehit olmuş bir doktor, yani rahatlıkla Bolu'lu şehitler listesine ekleyebileceğimiz biri, diğer kardeş Besim Bey ise PTT Başmüfettişi iken emekli olmuş, 1953'te vefat etmiş. Kız kardeş Firuze sonraki yıllarda İzmir Askeri Hastanesi başhekimliğini de yapmış olan Cevdet Baral ile evlenmiş.. Geçen hafta Neyzen Tevfik'in annesi Müstakımlar köyünden Emine Hanım'dan bahsetmiştik bugün de bu konu denk geldi anlatmak istedim..
    ***
    Yahu arkadaş ! Herkes mi bayram sabahı yataktan ayakkabılar koynunda çıkıyordu anlamadım? Bizde bir ayakkabı takıntısı var millet olarak. Yani bayram sabahı yastığının altından yeni ayakkabılarını alarak çıkmayan bir Allah'ın kuluna rastlamadım.. Bir ayakkabı takıntısı var dedik ya; işte, en başta da ben de var o takıntıdan.. Hala daha kurtulamadım.. Çocukluğumuz hep altlarından su çeken ayakkabılarla geçtiğinden midir nedir evde her taraf tıka basa ayakkabı dolu. Eski, yeni, kışlık, yazlık hepsinden var. Çocuk patiği bile var bir kaç tane, atmışız bi kenara duruyor.. Bugün bizim arkadaşa da anlattım o da yanlış mı anladı ne yaptı, yüzüme tuhaf tuhaf bakarak "ayak fetişist'i misin sen abi ?" diye soruyor.. "bana bak bana !" dedim; "tepemi attırma benim..!"
    ***
    Ben çocukken en çok ayakkabıcı dükkanlarının kokusunu severdim, buram buram deri kokardı, kösele kokardı.. Hele bir de Ankara lastiği, kara lastik de satıyorlarsa mest olurdum. Eskiden Büyük Cami civarındaki hangi ayakkabıcı dükkanına girseniz o kokuyla karşılaşırdınız.. Hazır ayakkabı mağazası pek yoktu 'Çıkınlar'lı Mustafa'nın ilk dükkanında çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koyduğunu, yere sıkıca basmamı söyledikten sonra kurşun kalemle etrafını çizdiğini hatırlıyorum. Ayakkabıları giydiğimde sıkmışlardı, acıtmışlardı ama, topallaya mopallaya yine de giymiştim kimseye söylemeden..
    ***
    Hem yeni ayakkabı yapan, hem de ayakkabı tamircisi olan dükkanlar çoğunluktaydı eskiden.. Ağzında bir avuç çivi, demir örsün üzerine yerleştirdiği eski ayakkabılara ağzından çıkardığı çivileri çakarak tamir eden ayakkabıcılar.. Yapıştırıcılar, keçeler ve ayakkabı boyası kokularının karıştığı dükkanlar ve köşede külüstür bir radyodan yayılan Hamiyet Yüceses şarkıları.. Şimdilerde artık yoklar, yok oldular.. Atilla Abimiz'den işittiğimiz bir anı var; buna benzer bir konu ile ilgili.. Biraz insanın içini burkan.. Onu da haftaya yazalım. Önce bir soralım Atilla Abi'ye "okey!" derse tamam.. Ne olur ne olmaz, iş almayalım başımıza, Akpınar damarı falan tutar da..
    ***
    Ayakkabı deyince; geçenlerde bir yerde okumuştum; 1973 yılında teknik direktör Valeri Neagu zamanında, Boluspor'un ortalığı yıkıp geçtiği sıralar, Almanya'da çalışan Bolu'lu bir işçi, futbolcu rahmetli Sinan'a bir çift futbol ayakkabısı (krampon) hediye etmiş. Ayakkabılarına sarılan ünlü futbolcu sevinçten teşekkür üzerine teşekkürler yağdırmış, düşünün artık..
    ***
    Bir alanda farklı olabilmek, faydalı olabilmek için bir işin sadece teknik tarafına değil felsefi, psikolojik boyutuna da göz atmak lazımmış, neyi bilmediğini bile bilmeyen bir adamdan uzak duracakmışsın. Adam bir adım attıysa sana, sen belediye otobüsüyle kaçacakmışın ondan. Ama; bildikleri kadar bilmediklerinin de farkındaysa kişi, o zaman tamam, korkmana gerek yok.. Kim söylüyor bunları? Ben mi? "Ah! keşke ama nerdee." Emre bey söylüyor, Özgün Emre Can bey.. Vahşi yaşam biyoloğu, araştırmacı.. Genelde herkesin korktuğu, adını duyduğunda bile ürperdiği hayvan türleri üzerinde çalışmalar yapıyor Emre bey.
    ***
    "İlk bilimsel araştırmalarımı Bolu'da, Bolu ormanlarında kurtlar üzerine yaptım. Bir kış dönemini Bolu'da herkesten habersiz kurtları gözlemleyerek geçirdim. Ormanda, kuş uçmaz kervan geçmez ıssız bir kulübeye yerleşip yaşamaya başladığımda Bolu'da hiç kimsenin benim varlığımdan haberi olmadı, hiç bir ihtiyacım için hiç bir kimseyle irtibat kurmadım. Kendi odunumu kendim kestim, yiyeceğimi içeceğimi ormandan kendim temin ettim. Gündüzleri kurtların izini sürdüm, onlarla dostluk kurmaya çalıştım. Akşamları gözlemlerimi bir deftere yazarak geçirdim..'
    ***
    Bolu'da ve Türkiye'de hiç kimsenin ruhu bile duymadan kurtlar üzerine ve büyük 'etoburlar' üzerine ilk bilimsel saha çalışmasını gerçekleştirdim' diyor Emre Can bey ve ekliyor; 'Bolu'da yaptığım bu çalışmaların sonuçlarını Oxford Üniversitesi'nde beni bekleyen arkadaşlarla masaya yatırıp değerlendireceğiz. Ayılar ve diğer etobur türlerle insan arasındaki çatışmanın nasıl çözülebileceği konularında yeni bir yaklaşım geliştirmek için çalışacağız..'
    *****
    Aziz ve pek muhterem Bolu'lular ! Biz de Bolu'yu size emanet edip çıktık geldik güya bu taraflara.. Kevgire dönmüş her taraf.. Adam bizim ormanlarda fink atıyor biz hala Boluspor'da, Şanzelize'de takılmış kalmışız.. İnsan sormaz mı "Arkadaşım sen kimsin, ne arıyorsun buralarda" demez mi? Bu ormanlara böyle elini kolunu sallayarak giremezsin ! Demez mi.? Ama ben çocukları yanıma alıp; bırak Gölcük'ü, Abant'ı; Çakmaklar Çamlığı'na piknik yapmaya gitsem, daha girişte bir ormancı elinde makbuzları sallayarak geliyor.. "Hoşgeldin yaren !" diyor. "Sökül bakam paraları.." Vallaha bir şey anlamadım ben bu işten. Devlete o kadar yıl 'şakır, şakır' vergi öde, sonra da kendi ülkende ormana girmek için para istesinler.. Oh, ne ala memleket..
    ******
    Geçen sefer yazacaktım, unutmuşum. Şimdi bari aklımdayken yazayım.. Yine bir Bolu hikayesi, bizimkilerin hikayesi yani.. 1959 yılında Adnan Menderes'in uçağı düşüp kendisi sağ kurtulunca bizim Bolulu muhtarlar kafa kafaya verip bir geçmiş olsun ziyareti için Ankara'ya gitmeye karar vermişler.. Kafilenin içersinde Bahçeköy Muhtarı Deli Mehmet, Çaygökpınar Muhtarı Koca İzzet de varmış.. Oldukça kalabalık olan bu kafile belirlenen gün ve saatte Ankara'ya doğru yola çıkmış. Heyetin başında Bahçeköy Muhtarı Deli Mehmet var..
    ***
    Meclis bahçesini geçip ana binaya geldiklerinde Bolu'lu heyettekiler, bina içersinde hararetli bir sohbete dalarak yürümeye başlamışlar.. Hararetli bir sohbete dalarak yürümeye başlamışlar ama bu sırada camlı bir bölmenin önüne geldiklerini de fark edememişler.. Koca İzzet büyük bir gürültüyle "şangır şungur' camlı bölmenin bir yanından girip öbür yanından çıkmış. Cam bölme dağılıp, tuzla buz olmuş.. Çevredeki görevliler Koca İzzet'e bir şey olup olmadığını anlayabilmek için koştururlarken kafıle başkanı Deli Mehmet ve diğer heyet elemanları ne yapacaklarını şaşırmış kalmışlar..
    ***
    Koca İzzet koskoca cam bölmeyi kırdığına mı, yoksa sebep olduğu rezalete mi yansın, kalkamamış bir süre yattığı yerden. Meclis binasının orta yerinde boylu boyunca yatan Koca İzzet'in hikayesi yıllarca hep kahkahalarla anlatılmış Bolu'da. Bu anıyı bizzat ikisinden dinleyenler, olayın kendisinden çok, Deli Mehmet'in yaşananları anlatırken gün yüzü görmemiş küfürler edişine gülmüşler hep; ana avrat dümdüz gidişine..
    ***
    Hayattan beklentin ne kadar çok olursa o kadar da çok hayal kırıklığı yaşıyormuşsun. Konuyla ilgili fikri sorulan uzman böyle söylüyor. 'Katıksız aşım, ağrısız başım' diyecek, önüne büyük hedefler falan koymayacakmışsın..
    Huzur mu istiyorsun? Mutluluk mu istiyorsun? Elindekilerle yetinecek; hanlar'da isterim, hamamlar da isterim diye tutturmayacakmışsın.. "İstemem !" diyecekmişsin 'Orta hamam'da sizin olsun 'Taşhan' da sizin olsun..' Formül buymuş.. "Ama abicim, sen öyle diyorsun da, ben mutlu olmak için her denileni yapıyorum bütün formüllere noktasına virgülüne kadar dikkat ediyorum; ama birileri çıkıp geliyor, benim mutluluğumun içine ediyor, "ne olacak şimdi peki?.."
    ***
    Sordum bunu 'Koç'a, o da diyor ki; "tamam haklısın ama, ona bakarsan dünya kurulduğundan beri kötülük vardı, suç vardı ve gidip insanların mutluluklarının içine eden insanlar vardı. Onlar bugün ortaya çıkmadılar ki! bunlar varken de mutluyduk" diyor 'koç'.. Fakirdik makirdik ama mutluyduk, dere kenarındaki söğüdün gölgesinde oturup sigaramızın dumanını sağa sola 'püfür püfür! savururken zevkten dört köşeydik..
    ***
    'Ya ben bu adamla n'apacam böyle ! 'Vehbi koç değil bu güzel kardeşim, 'yaşam koçu' bu, yeni çıktı.. Yaşam koçu öyle diyor.. Ona koştur, buna koştur, ona yetiş, buna yetiş yapmayacakmışsın kısaca onu diyor.. Öylesine hırs yaptık, tamah ettik her şeye, öylesine coştuk abarttık ki her şeyi, mahallenin kedileri, köpekleri bile nasibini aldı bu anormallikten, psikolojileri bozuldu.. Yarım yarım 'anıran' eşekler mi ararsın, kedilerin tepesine çıkan fareler mi?.. Geçenlerde uzun uzun öterken gülme krizine giren Horoz'u izlemedik mi internetten..?
    ***
    Bizim yan taraftaki apartmanda Başçavuş emeklisi bir arkadaş oturuyor; Gençliğinde Bolu'da da görev yapmış bu arkadaş.. O yıllarda daha 'iki pırpır' mış, Astsubay çavuşmuş.. Bolu'daki anılarından da anlattı biraz.. O anlattıkça ben de hepsini tek tek hatırladım; milli bayramlarda askeri araçlar sayıca çok görünsünler diye halkın önünden bir kaç sefer fazla tur atarak geçerlerdi, siz de hatırlarsınız.. 'Birileri farkına varmasın' diye Karaçayır taraflarında araçların içindeki askerler değiştirilir ve resmi geçit devam ederdi. Bizim Başçavuş emeklisi komşu o törenlerden birinde kendisini parmağıyla gösteren "aaa ! gözlüklü asker yine geldiii anne !" diyen çocuğu hiç unutamamış Bolu'da..
    ***
    Tören alanının yakınında 'Laz İsmet'in çalıştırdığı bir kıraathane vardı, oraya takılırmış çoğunlukla.. Ben de uğrardım oraya sık sık.. Daha çok karayolları çalışanlarının çok devam ettiği bir yerdi orası. Çizmecilerin apartmanının yanında veya altında.. Sinemada izlediğimiz her filmden sonra filmin başrol oyuncusuna özendiğimiz onlar gibi konuşup, onlar gibi yürüyüp onlar gibi etrafa bakışlar attığımız yıllardı. Her film çıkışında caddelerin, sokakların, çay bahçelerinin sahte Yılmaz Güney, Ayhan Işık, Orhan Günşiray'lardan geçilmediği yıllar. Beni biraz ona benzettikleri için 'gaza geldiğimden' hep 'Tanju Gürsu' olduğum yıllar..
    ***
    On sekiz yaşlarında falanım, daha bıyıklar yeni terlemeye başlamış, surat da ergenlik sivilceleri.. Sinemadan çıkmış 'Laz İsmet' in kıraathanesindeyim, çay ocağının yanında ve hala filmin etkisinde.. Şeytan mı dürttü yoksa kaşındım mı? Kadir inanır gibi kaşlarımı çatarak 'Abdurrahman Palay'ın 'Nayır, n'olamaz ! daki ses tonuyla; "çay getir üleeenn !" deyince Laz İsmet'in elinden canımı zor kurtarmıştım. Dört nala kaçmıştım adliyeden tarafa doğru, Anıt Park'a doğru..
    ***
    Laz İsmet'in kıraathanesini hatırladınız mı? Çok renkli anıların yaşandığı bir yerdi orası.. Şimdi aklıma geldi de; Bir gün kahve'nin önündeki 'asma'nın altında oturan 'Avni Dilligil' e rastlamıştım, gazete okuyordu. Koşarak haber verdiğim birkaç arkadaşla başına üşüşmüştük adamın.. Sanırım bir tiyatro oyunu için Bolu'da bulunuyordu.. Avni Dilligil, gazetesini katlayıp tuvalete gidiyormuş numarasıyla usulca tüymüştü bizden, üç kuruşluk keyfinin içine etmiştik adamın. Neyse başka bir konuya geçelim ve bitirelim artık.. Bugün yine fazla uzattık gibi..
    ***
    Direksiyondan vitesli arabası vardı. Hem de ne araba! 'şık bir el hareketiyle' vites büyütüp kamyonuyla 'Yukarçarşı rampası'na bir tırmanırdı ki; görmeniz lazımdı. Virajları alırken arabasıyla birlikte hafifçe yan yatar, son durak olan belediye meydanına geldiğinde kamyonu ustaca yolun kenarına park ederdi.. Araba dedikse öyle basit sıradan bir araba demedik tabi.. Aynalı maynalı, atbaşlı ve bol püsküllü bir kamyon canlandıracaksınız gözünüzde.. Hiç direksiyondan vitesli kamyon mu olur be ! Nerde görülmüş? Diye de düşünmeyin. "Niye olmasın?.."
    ***
    Ben geri geri gidişlerine hastaydım.. Çok acaip bir ses çıkarırdı geri geri giderken.. Havalı frenlere basıldığında çıkan 'tıısss, tııss' sesleri de cabası.. Yalnız 'şöfer' milleti işte hepsi de aynı.. Bu şöfer! de bazen işi sululuğa dökerdi.. Özellikle lise dağıldığında.. Lise dağıldığında kamyonuyla son sürat 'korna' çalarak kızların arasına dalar, kızlar korkudan çil yavrusu gibi sağa sola kaçışırlardı. 'Tehlikeli olmaz mıydı? 'tehlikeli olmaz mıydı da ne demek?' olmaz mı hiç! koskoca kamyon bu !. Üstelik yüklü kamyon, konteynır'ına tekel maddeleri yüklenmiş, rakı kasaları yüklenmiş koca kamyon..
    ***
    Bizim rahmetli 'Deli Ali'nin kamyonunu anlatıyorum.. Meczuplar, deliler dünyayı iplemeyen insanlar. Yabancı bir dergiden çevirmişler orada okudum; Deliler 'Allah'ın casuslarıdır' yazıyor dergide ve şöyle devam ediyor; Hikaye bu ya; Allah'a adamın biri demiş ki; Rabbim, senin merhametini öyle bir anlatırım ki; sana ibadet edecek kul bulamazsın! Bunun üzerine 'yukarıdan' gelen yanıt şöyle olmuş 'Ey kulum! seni öyle bir delirtirim ki sözüne inanacak, sözünün doğru olduğunu anlayacak adam bulamazsın..'
    ***
    Bir yerde anlatıldıydı; Adapazarı'nda birisi varmış, aynı bizim deli Ali gibi, elinde ipinden çektiği küçük arabasında simit satıyor arada bir de kendisini kaybedip son sürat koşmaya başlıyormuş, hem de yolu tam ortalayarak. Herkes kendini 'Tır' zanneden adamı tanıdığından onu görünce yavaşlıyorlar yol veriyorlar. Onun arabası bizim rahmetli Ali'ninki gibi küçük bir kamyon olmadığından diğer araçlar ona öncelik tanıyorlar..
    ***
    Bir gün fındık bahçesinin birine nasılsa yanlışlıkla girmiş ve bahçenin ortasında kalakalmış. Kendisini 'tır' zannettiği için de bir türlü çıkamıyor.. Ee tabi koskoca tır bu, kolayca nasıl çıkabilsin bahçeden. N'apsın? bu da inmiş hayali arabasından, almış eline bir balta, tır'a yol açmak için girişmiş ağaçlara. Bahçenin yarısını 'dümdüz' etmiş. Sonra çevreden gelenler falan olmuş aralarında konuşup tır'ın suçsuz olduğuna, bahçenin 'sekiz'de sekiz' kusurlu olduğuna karar vermişler.. Bugünkü yazımızda adı geçen ve aramızdan ayrılanların cümlesine de rahmetler diliyorum..
       Hoşça kalın..


     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak