Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Sazcı veya İspirtocu Sadık.. ve Ağlama Değmez Hayat..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    27 Ağustos 2013

         İnsan hep mi ağlar hep mi halinden şikayet eder yahu? Bir kadının hayatında hiç mi güzel bir günü olmaz? Hiç mi gülmedin hiç mi mutlu olmadın be gadun? Hiç mi güzel bir şey olmadı hayatında? Düzen bu kadar mı kötü? En şanssız sen misin dünyada? Türküdeki gibi 'taşa bassan iz mi oluyor? Hepten kör mü oldun hemşire! Hiç mi ıslık çalarak yürüyecek güzel bir manzara yok etrafında? Ağla ağla, nereye kadar? Çevrendekilere, eşine dostuna da yazık!..
    ***
         Vallahi var ya; insanın içine fenalık geliyor!. Dün plajda yan tarafımda oturan iki bayan var onlardan şişko olanı ki, genelde hepsi şişko! (şaka,şaka!) diğerine bir ağlıyor, bir ağlıyor, eklem ağrılarından tut, hayat pahalılığından, alt kattaki komşusundan balkonunu mesken tutan güvercinlere kadar. Hayır; zaten boş bir şemsiye bulamamışım, güneş tepemde, eve kaçacam, ev bayanların işgali altında. Yani süper bir durumdayım. Aslında fellik fellik kaçtığım arkadaşlar bunlar. Dertli baykuşlar. Sürekli kötümser düşünüp, her işini kötüye yoran tipler. İnsan bu kadar mı karamsar olur be birader? Tamam! Ben demiyorum ki hepimiz 'lay lay lom' şarkılar söyleyerek mutluluk numaraları yapalım gözümüzü her şeye kapatalım. Ama bu da değil ki yani arkadaş!..
    ***
          Ben sürekli sızlandığımı hatırlamam, daha doğrusu alışmadık öyle ağlamalara sızlamalara. Böylesi durumlarda insanın kendini güldüreceği hatta kendini 'ti' ye alacağı şeyler bulması lazım, biz hep öyle gördük. Mahallelerimizde, sokak aralarında çevresindekileri neşelendirmek için kendini ortaya atan, kendisiyle dalga geçen insanları göre göre büyüdük. Yok arkadaş! etrafındaki insanları seçerken de buna dikkat edecen, hep neşeli, esprili insanlar olacak çevrende.. Düşün Allah rızası için! Altı, yedi milyar kişinin yaşadığı bu dünyada sen sadece bir kişisin. Şaka gibi değil mi? Bir kişisin, teksin yani. Bunun keyfini çıkar bari 'İşde geldük, işde gidiyoz!.."
    ***
          Mesela Bolulu Şinasi var bizim burda; parkta bir bankta oturuyoruz, yanımızda da Eskişehirli Ahmet abi var, hiç ayrılmaz bizden. Bolulular'ı çok sever. Keş'i çok sevdiğinden belki de. Günahı boynuna, bana öyle geliyor, rastladığı herkese Bolu'dan keş siparişi verir.. Neyse, Şinasi Anlatıyor; 'Astranot olmuşsun mesela' diyor. Aya ilk adımını atıyorsun, uzay aracından inip "alooo!" diye sesleniyorsun 'kimse yok mu lan burda?" Birden 'Deli Hasan' atlıyor ortaya 'gel, gel ben varın! diyor 'paşa pilavı va yirmin?" şaşırıyorsun 'yok yimen!" diyorsun 'garnım tok!." Ağzını 'esner gibi' açıp sesleniyor 'Meleeek, Meleeek!. 'Meleği de getüdünmü?..
    ***
           Umumi istek üzerine devam ediyor Şinasi; 'Kara murat' yanına yine 'Bolulu Rambo Muharrem'i almış. İkisi bir olup Bizanslılar'ı çadırlarında kıstırıyorlar. 'Kalleşsiniz siz uleen!", 'öldüreyim mi lan şimdi sizi!" 'godumun zağarları, zörtlekleri!." diye bağırıyor. 'Rambo Muharremin' in gözünde 'havalı' güneş gözlükleri var, ellerine de kırmızı bulaşık eldivenleri giymiş aksesuar olarak.. Allah aşkına! benim yerimde olsanız sizde gülmez misiniz katıla katıla? zaten parktaki insanlar da 'Bu Bolulular'da iş var!" diye düşünüp çaktırmadan santim santim bulunduğumuz tarafa doğru kayıyorlar Şinasi'ye kulak misafiri olmak için. Bizim Şinasi Beşkavaklar Mahallesi'nden. Belki merak etmişsinizdir..
    ***
          Bizim Bolu; Üniversite şehridir, İstanbul, Ankara arasında önemli bir kültür şehridir, turizm cennetidir. Dağları bayırları, gölleri falan filan. Ama bütün bunların yanında içinden farklı, karmaşık ve her zaman başına buyruk renkli kişilikler de çıkartmış bir antika! şehir.. Küçük bir yerdir, sakin bir yerdir ama öyledir. Sokağa çıktığında öyle ani sürprizler falan bekleyeceğiniz yer değildir anlayacağınız. Sessiz sakin durağan bir yer. Ama aynı zamanda zekanın da bazan bir boka yaramadığı 'kündeye geldiği' de bir yer. Şimdi buna bugün çok girmeyelim isterseniz, Bugün ben sadece 'İspirtocu Sadık'ı' anlatsam diye düşündüm..
    ***
          'Sazcı ya da ispirtocu Sadık' artık ne derseniz deyin, o da işte yukarıda saydığım başına buyruk kişilerden biri. Eş dost kimsecikler kalmamış çevresinde. Bütün kapılar içerden de dışardan da kapanmış. Kim bilir bizim bilmediğimiz hangi psikolojik, hangi derin ailevi sorunlarla cebelleşiyor. 'Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın' diye bir şarkısı var ya M. Nurettin Selçuk'un, sanki Sadık o şarkıya klip çekiyor farkında olmadan. Aslında kendisi de bir şekilde hayattan koptuğunun farkında, bunu biliyor bilmesine de, nereye varacak bu işin sonu, nereye bağlanacak bu iş sonunda; onu, o da bilmiyor.
    ***
          Peki şimdi ne yapsın Sadık? Ya hayatı kale almayacak, ya da kendini. Başka türlü çıkamazsın işin içinden. Boynuna hayallerini, omzuna da sazını asmış, cebinde gazeteye sarılı mavi ispirto şişesi, kah bir mezarlığın kuytu bir köşesinde, kah Fırka'da bir çam ağacının altında, kah da Akpınar Mahallesi'nde bir sokağın başındaki elektrik direğinin dibinde. Rahmetli Rıfat Usta'nın tamirhanesinin köşesinde.. Dedim ya yukarda, ne yapsın adam? Orada feleğin çarkına, çarkına küfürü basmaktan başka. Hayat işte! ne desek boş..
    ***
           Yukarı çarşıda, lise bayırından aşağı doğru inerken solda köşede eskiden bir karakol vardı. Ve yine oralarda, oraları kendine mesken tutmuş, Sadık gibi ispirto bağımlısı bir de 'Nezihi başçavuş'.. Nezihi Başçavuş, askerlikten başçavuş rütbesindeyken ayrılanlardan; ya da kovulanlardan bunu tam bilmiyorum. Bunlar sadık ağa ile bugünün moda deyimiyle 'kanka'dırlar, arkadaştırlar. Sürekli o taş binanın duvarına, karakolun duvarına yaslanarak oturur, gazete kağıdına sarmak gereği bile duymadıkları rakı şişesinden mavi ispirto içerler. Neyse lafı fazla dolandırmayalım; olacak bu ya! Bir Ramazan Bayramı sırasında Nezihi Başçavuş'un eline çocukların sokakta oyun oynarken unuttuğu bir mantar tabancası geçer..
    ***
          Başlar kafasında bazı şeyleri kurup çakmaya. Sadık Ağa geldiğinde de bir kenara çekilip 'demlenmeye' başlarlar. Herkes kendi cebindeki ispirto şişesinden tabii ki. Ardından da birer cıgara yakarlar. Sohbet, muhabbet falan derken Nezihi Başçavuş artık hangi hayal alemine dalmışsa, birden ayağa fırlayarak mantar tabancasını çeker; ve 'eller yukarı sadık!" der, 'kanun namına eller yukarı! Teslim ol!." Sadık Ağa şaşkın, 'beni mi vuracan lan!" diyerek ispirto şişesine davranır. Nezihi Başçavuş'un başına geçirmek için!. Nezihi Başçavuş mantar tabancasını yakın mesafeden patlatınca ortalık karışır, acele hastane falan filan derken Sadık da bir gözünden olur..
    ***
          O yıllarda karakolda görevli komiser Ali Bey vardır, ifade alırken Sadık Ağa'ya 'davacımısın Sadık!" diye sorar. Nezihi'ye bir göz atan Sadık 'yok be komserim!" der, 'Nezihi olmazsa ben yalnız başıma ne yaparım, o benim arkadaşım, şimdi buradan çıkar, yine otururuz bir duvarın dibine, devam eder gideriz eskiden olduğu gibi, tek göz de bana yeter zaten..
    ***
          Sadık'ın ölümüyle ilgili iki rivayet var birincisi; Karaçayır'da ölü olarak bulunduğuna dair, hatta orada onu yılan soktuğu için öldüğüne dair. İkincisi de Orta Hamam veya Sultan Hamamı'nın cehennemliğinde (odunların yandığı yer) ölü bulunduğu şeklinde.. Bakın; Sadık mevzusu açıldığında, o günlerin canlı tanığı bir ağabeyimiz var, bu konu ile ilgili şunları anlatıyor: 'Ben ona Sadık Ağa derdim çünkü onunla bir gönül bağımız vardı. Bende saz çalardım. 1960 yıllarında Aslahattin Camii'nin karşısında dükkanım vardı. Caddeden geçerken bana selam verir, hal hatır sorar, iki üç ayda bir sazını bana uzatarak 'ağa be! şu sazın tellerini değiştiriver ve bir  düzüver" derdi. Onun tabiri ile düzmek akort etmekti. Bende olur Sadık Ağa geç şöyle otur derdim. O, 'olmaz ben sonra gelir alırım!" derdi. Onu anlardım..
    ***
           'O, saç sakal karışmış ispirto kokan haliyle Sadık Ağa oturup beni rahatsız etmek istemezdi. Halbuki otursa birer sigara içsek, muhabbet etsek, çok isterdim bunu. Çünkü o saygılı, terbiyeli, duygusal bir insandı, ismi  gibi sadık bir dosttu.. Neyse; sen iki saat sonra gel derdim. Süleyman Baykan'a gider bir takım saz teli alırdım. Bir de sıfır numara zımpara. Dükkana gelip saz tamirine başlardım. Önce telleri çıkarır atardım, sazın göğsünü zımparalar temizlerdim.
           Yağlı eliyle tezene kullandığı için kirlenirdi. Sonra telleri takar akort ederdim.. Sadık Ağa geldiğinde saz artık hazırdır, eline alır ve çok sevdiği "Sarı efeye fistan  biçtim geymedi" türküsünü çalar, sazı test ederdi. 'Sağol ağa, kaç para derdi! Bende senin dostluğun yeter be!" derdim çok mutlu olurdu. O anı, onun yüzündeki mutluluğu hiç bir zaman unutmamışımdır. Benim ruhuma işlemiştir. Bazı kendini bilmezler onu aşağı görürlerdi. Halbuki o kendini bilmezler, O'nun kirli tırnaklı ama temiz ruhlu saygılı bir insan olduğunu bilemeyecek kadar ruhsuzdular'.. 
    ***
          İşte böyle anlatıyor Atilla Önal abi, Sadık'ın burada yayınladığım fotoğrafını gördüğünde.. Haa bu arada bu fotoğrafı Siyami Palazoğlu' arkadaşımızın yayınladığı fotoğraflardan seçtim, bunu da burada zikretmem lazım.. Ya işte böyle  "Sarı efeye fistan  biçtim geymedi"
               Hoşça kalın..

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak Bolu Çatı Tamiri Bolu Kamera Sistemleri Tonet Sandalye