Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Tahta kaşıklar, Fahri Belen...

Erdoğan Mühürcüoğlu

    11 Mayıs 2013
         Sabah sabah bakın aklıma ne geldi. 60'lı yıllardı galiba. Tabaklar Mahallesi'nde tuğlalı bir apartman ve onun altında birkaç tane küçük dükkan vardı. O dükkanlardan biri olan kahvehane geldi gözümün önüne. Taksi şoförü yaşlı amcayı ve onunla kıran kırana tavla maçları yapan emekli albayı hatırladım. İyi rakiptiler, her gün geçtiğim caddede; çay ocağının önünde tavla oynayan bu iki kişiyi görmenizi tanımanızı isterdim doğrusu..
    ***
         Acaip bir rekabet içindeydiler. Gergin sinirler, titreyen ellerle oyun boyunca ikisinden de tık çıkmaz, tek kelime etmezlerdi. Hele taksici olanının zarları alıp tavlanın içine avuçlarından bir yuvarlaması vardı. Zar ile tavlanın birbirine çarparken çıkarttığı sesler , tıkırtılar, mıkırdılar aklımda öyle bir yer etmiş ki, ne zaman tavla oynayan iki kişi görsem, hemen onları hatırlarım. O tavlanın içinde yuvarlanan zarların çıkardığı 'tıkırtıyı ' duyar gibi olurum..
    ***
         İzzet Baysal Caddesi'nde tuğlalı bir apartman ve onun altında bir çay ocağı ile bir de oto elektrikçisinin bulunduğu iki dükkan vardı demiştim ya yukarıda. Dükkanlardan biri oto elektrikçisi Musa abininkiydi. Ben iki sebepten dolayı o dükkanı hiç unutmam.. Birincisi; Musa abinin erkek kardeşi Akçakoca'da denizde boğulmuştu. O acı haber dükkana geldiğinde ben de oradaydım. Onun nasıl bir şok yaşadığına şahit olmuştum..
    ***
         İkincisi de; Ekrem Bora ve eşi Adana'dan İstanbul'a dönerken Bolu'da arabaları arıza yapmıştı ve 'sabahın köründe yana yakıla oto elektrikçisi arıyorlardı. Sabah bir arkadaşımla okula giderken bize rastlamışlar, biz de onları oraya, o dükkana götürmüştük. Musa abinin dükkanını açacağı saate kadar orada, onlarla birlikte beklemiş sohbet etmiştik..
    ***
         O tuğlalı apartmanda oturduğunu sandığım taksi şoförü; orta boylu, kalın beyaz kaşlı, gevrek davudi sesli yaşlı bir taksiciydi. Ticari taksisi vardı ama durağa falan çıkmaz sadece eş, dost, konu, komşu çağırdığında çıkardı işe. Yani eskilerin 'tok satıcı' dedikleri türden biri..
    ***
         Ve o binanın karşısında Sakarya Okulu'na çıkan sokağın başında bir emekli albay otururdu. Yani Altın Ekmek'ten Sakarya Okulu'na çıkan yolun başından bahsediyorum. İzzet Baysal Caddesi'nde yürüyenler bu kahvenin önünde kümelenmiş tavla seyircisine ve bu taksici ile emekli albayın tavla partilerine sık sık rastlarlardı. Oyun esnasında bu iki rakip pek fazla konuşmazlardı ama; biz onları izlerken; sinirden titrediklerini, seslerinin çatallaştığını hissederdik..
    ***
         Gerginlik ve stresin hangi safhaya geldiğini 'pul' un tavlaya 'şırrak' diye yapıştırılmasından anlardık. Çok asil oyunculardı. Sonuç ne olursa olsun asla konuşmazlardı. Sadece albayın zar atarken 'İskodra Selanik ! haydi yavrum kemik! dediğini ve 'İskodra Selanik' kısmında zarları kafasının üzerinde gezdirip, haydi yavrum kemik ! derken de bir bilek hareketiyle zarları salladığını hatırlıyorum..
    ***
         Birde taksici; attığı zardan sonra nereye gideceğini hemen anlayamayıp, tek tek parmağıyla saydığında 'say bakalım daktilocu say ! derdi albay. Maçın sonunda pulları toplarken "Agop, Kirkor, Salamon" diye sayarak toplaması da gözümün önünde sanki..
    ***
         Oyun bittiğinde de yerlerinden kalkarak sessizce evlerine dağılırlardı. Hatta ben o emekli askerin ilk başlarda çok mağrur, çok kibirli biri olduğu gibi bir duyguya kapılmıştım. Sonradan onu tanıdıkça bunun doğru olmadığını, yanıldığımı anladım..
    ***
         Bir süre sonra bizim taksici ortalıktan kayboldu, etrafta pek sık görünmemeye başladı; bizim emekli albay da evine çekildi, o da kayboldu görünmedi hiç. Zaten tek başına yaşayan bu kişinin gizemli bir yaşamı olduğu, bazı özel sorunlarıyla boğuştuğu da konuşuluyordu o sıralarda..
    ***
         Bir gün yine o caddede yürürken evin önünde meraklı bir kalabalığın birikmiş olduğunu gördüm. Oraya gittiğimde bir ambulans, bir polis arabası, bir de askeri cip bekliyordu kapının önünde. Anlatılanlara kulak verdim, işittiklerim çok şaşırtıcıydı. Kahveden ve tavla oyunundan başka; onu hayata bağlayan hiçbir şey kalmadığını, kahveye gitmediği birkaç gündür hiç ortalıkta görünmediğini anlatıyorlardı komşuları..
    ***
         Anlatılanlara göre taksicinin kahveye gelmemesinden sonra iyice evine kapanan bu yalnız ve gururlu adam bunalıma girmiş, beylik tabancası ile kafasına sıkarak intihar etmişti. Bir kaç gün sonra da evden kötü kokular gelmeye başlayınca komşuları fark etmişler polise haber vermişlerdi..
    ***
         Sonradan bu emekli askerin kurtuluş savaşının ünlü komutanlarından Fahri Belen'in kardeşi Bedri Belen olduğu anlaşıldı. Ağabey Fahri Belen Bolu'da doğmuş; yani ünlü bir Bolulu. Kurtuluş Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde 12'nci, Batı Cephesi'nde 23'ncü Tümen Kurmay Başkanlığı ve Kolordu komutanlığı görevlerinde bulunmuş..
    ***
         1950-1957 yılları arasında Bolu milletvekilliği, 1950 yılında Bayındırlık Bakanlığı yaptıktan sonra 1975 yılında 83 yaşında iken İstanbul'da vefat etmiş. Fahri Belen'in kızı M.Tülin (Belen) Yalçın babası ile ilgili sorulan bazı sorular karşısında bakın neler anlatıyor:
    ***
          '1949-1950 yıllarında babam Gelibolu Kolordu Komutanı'ydı. Sıcak bir yaz günü birlikte Çanakkale Muharebeleri'nin geçtiği yerlere gitmiştik. Babam oldukça üzgün "Savaştan kısa bir süre sonra itilaf kuvvetleri şehitlerini toplayıp mezarlarını yaptırdılar! dedi. Ben hayretle sordum: "Peki ölülerini nasıl bulabildiler, nasıl ayırt edebildiler? "İtilaf devletlerinin askerlerinin boynunda künyeleri vardı, kolayca bulundular! "Ya bizimkilerin?" diye merakla sordum..
    ***
         "Bizim askerler karavanadan rahatça yemek yiyebilsinler diye hepsinin tahta kaşıkları vardı. Ayaklara sarılan dolaklarının içinde taşırlardı. Üzerlerinden çıkan bu tahta kaşıklardan bizim şehitlerimiz oldukları anlaşılıyordu. Seneler önce şehitlerimizin toplanan kemikleri ve kemiklerinin arasındaki tahta kaşıkları yol kenarında açılan bir çukura konmuş, üzeri tek kişilik mezar şeklinde kapanmış, yeri belli olsun diye bulunan kaşıklarla da mezarın etrafı çevrilmiş'..
    ***
         'Yöre halkı burasını "Kaşıklı şehit" adıyla bir yatır yeri olarak kabul etmiş. Her adağı olan, mezarın üzerine sapından bir kaşık saplamış. Şimdi üzerinde yüzlerce kaşık var' Babam Aniden cipi durdurdu. Gözleri dolmuş, elleri titriyordu. "İşte şurada bacağım şarapnel parçasından yaralanmış kanıyordu, hendeğe sığınmıştım. Askerlerin yardımı ile tütün bastırarak kanı durdurmaya çalışıyorduk, etrafımda bir çok yaralı vardı..'
    ***
         'İşte o an ağabeyim Yüzbaşı Hasan Tahsin'in şehit olduğu haberi geldi. Biz iki Bolulu kardeş bu muharebeye ben teğmen o yüzbaşı olarak katılmış, aynı gün o şehit, ben gazi olmuştum. Onu ateşkes sırasında bir kaç yüz metre ileride bir yere gömdük" dedi..
    ***
          Yıllar sonra; Fahri Belen'in ölümünden önce 'Belen' ailesi İstanbul'da büyük bir acı yaşıyorlar. Denizde, başı olmayan bir ceset bulunuyor ve bu yüzden kimliği tespit edilemiyor. Bu cesedin bir kaç gündür ortalıkta görünmeyen Fahri Belen'in oğluna ait olduğu ve denizde iken bir motorun pervanesine çarparak öldüğü anlaşılıyor. Tabii Fahri Belen'in Çanakkale'de Atatürk ile birlikte savaşmış ünlü bir komutan olduğu bilindiğinden ve bir dönem de Bayındırlık bakanlığı yapmış olduğundan olay ülke çapında ve Bolu'da büyük gürültü koparıyor..
    ***
         İki kişilik tavla oyunuyla başladık, nerelere savrulduk. Rahmet istediler herhalde diyelim..
                           

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Cafe Koltukları Cafe Sandalyeleri Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak