Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Park.. Ceviz Ağacı.. Film.. Değnekli..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    28 Ekim 2015

            Şimdi İzzet Baysal dediğin yer 100 yıl öncesinin arnavut kaldırımlı dar bir caddesi.. Bugün anlattılar; şehir sinemasının arkasında havuzlu bir park varmış eskiden.. İçinde müşterilere çay, kahve, meşrubat servisi yapılan küçük de bir çay ocağı.. Sinemadan çıktın diyelim ya da nikah dairesinden, çiçeklerin, böceklerin, kuş seslerinin arasında oturuyormuşsun cıvıl cıvıl.. Parkın arkasında Fırka'ya çıkan dik merdivenli bir kaç sokak, şimdiki gibi ve cumbalı evlerle bir kaç dükkan arka planda.. Bizim kuşak yetişemedi o yıllara..
    * * *
          Biz parkın yıkılıp otobüs yazıhaneleri yapıldıktan sonraki halini biliyoruz.. Kahya İlker'in 'bagajı üzerinde' otobüslere; 'Hadiii Ankıraaa, Ankıraaa, Ankııraa..! diyerek müşteri toplamaya çalıştığı günleri.. Parkın içindeki çay ocağı daha sonra WC olarak kullanıldı, hatırlıyorum.. Daha romantik bir amaca hizmet etsin diye besbelli.. 'Anlayana sivri sinek saz..'
    * * *
           'Anlayana sivri sinek saz' dedik de, haksızlık etmeyelim, hiç kimse kalmadı o yıllardan.. Hahahaha, bir çırpıda nasıl yazdım ama 'Anlayana sivri sinek saz' diye; Mecliste Kamer Genç abi 'Anlayana sivri sinek saz” diyebilmek için yarım saat mücadele verdiydi..
    * * *
           Anlattığımız yıllar Ases'in İstanbul'dan kelepir diye aldığı kamyonu Üzeyir usta'nın soförlüğüyle Bolu'ya getirdiği yıllar.. O zamanki köprülerin uygun olup olmadığını hesaplamadan 5 ton yük alıp yola çıktıkları, Adapazarı- Bolu arasındaki bütün köprüleri devire devire bir hafta sonra Bolu'ya gelebildikleri.. Geliş o geliş.. Bir daha da park edildiği Sultan Hamamı'nın bahçesinden çıkamamış zavallı kamyon.. Yol boyundaki ağır hasarlı köprüler de zamanın 'Şose ve Köprüler Reisliği' tarafından tamir ettirilmiş..
    * * *
           Kimler çilesini çekmemiş ki o yolların.. Kibarların Hayrettin abi, namı- diğer Bal dudak Hayrettin.. Şefik ve Nazım'ın babası.. Emniyetçilerin Mehmet İnan'ın bacanağı.. 1954 senesine kadar emniyet otobüsleriyle Boluluları taşımışlar o yollarda..

           CEVİZ AĞACI..
           Yukarıda parktan bahsettik ya; Bizim çadır karıştı burada.. Keşke o devirde Ceviz ağacları olsaymış da cadde'de; bir kaç kare fotoğraf çekseymiş bize..
           Ceviz ağacı resim çeker mi ya? Birbirimize girdik.. O karambolde 'Kavun kafalı' bile diyen oldu bana.. Foto Arman'ın, Foto Tevfik'in, Foto Cevat'ın çektikleri hava civa' diyor adam.. "Ceviz ağacının çektiği daha net, daha güzel..! Ömer Çelakıl da anlatmış televizyonda.. 'Ağaç, budaklanma sırasında bir kez fotoğraf çekiyor' demiş..
    * * *
          Vay anasını..! Açtım baktım internete; vallaha doğru! Sadece resim çekse gene iyi.. Gölgesinde oturmaya da gelmiyormuş.. Uyuşturucu etkisi varmış ağacın.. Oturduğun yerden kalkamıyor, kendinden geçiyor muşsun..
    * * *
            O değil de; resim çekme işine takıldım ben.. Nasıl da duymamışım.. Çok matrak.. Düşünsenize; siyah, şaftlı Alman motosikleti ile Eğriboyun Salih abi geçiyor cadde'den, rahmetli Şükrü Şenocak da peşinde.. Son sürat geçiyorlar parkın önünden.. Arka planda kapısında iki askerin nöbet tuttuğu silah deposu var; Kadı Camisi.. 'Dikkaaat..! çekiyoruum! falan deme yok.. ' Şak! diye çekiyor fotoğrafı ceviz ağacı..
    * * *
           Şaka bir yana, ömrünün hangi senesinde, hangi yönden, ve ne şekilde çektiğini kimse, bilmiyor..Öyle ki, ağacı bir milim kalınlığında 100 parça olarak biçtirince hepsinde de aynı fotoğraf çıkıyor.. Cidden hiç anlamadım.. Bir de Nazım'ın Ceviz ağacı şiiri kafamı karıştırdı 'Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında..' diyor ya.. Sanki olayı biliyor gibi geldi..
    *
          Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda..
          Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında..
          Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım..
          Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul..
          Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında..
    *

           FİLM..
           Yok ya, bu Korelilerin filmlerine bakmayacam bi daha.. Bir film izledik; dağıldık resmen.. 'Su Jin' adında bir fabrikatör kızı ile 'Chul Soo' adında bir marangoz ustası'nın hikayesi.. Doktor; genç kadına hastalığının ciddiyetini anlatırken 'eyvah! dedim 'gözyaşları geliyor..! Film berbat etti bizi.. Doktora 'emin misiniz? Belki hasta değildir eşim' diyen çaresiz koca, sigarasından bir nefes alıp; 'tabii eminim, karınız hasta beyefendi' diye cevap veren doktor.. Bir ara yan gözle İsmail abiye baktım.. Baktım atletine burnunu siliyor; 'Nalet olsun' diyor. 'Karanlıkta seyredelim dedim sana..! Açıyorsun böyle filmleri, tövbe estağfurullah..' Filmin orjinal ismi.. 'A Moment To Remember' mutlaka izleyin bence..
    * * *
            'Siyah, şaftlı alman motorsikleti' dedik ya yukarıda; Nur geldi aklımıza, Salih abi'nin kızı.. İçimiz yandı.. Geçen yıl mıydı neydi.. Önce rahatsız olduğunu duyduk, sonra da vefat ettiğini.. O da izlediğimiz filmdeki gibi bir hastalık süreci geçirmiş.. Vedia Hocanım'a benzerdi rahmetli.. Onun gibi güzel onun gibi alımlı.. Okumuş, mühendis çıkmış güzel de bir evlilik yapmıştı.. En son Trakya'daydı sanırım.. Kader işte; en güzel yılları sinsi bir hastalığın pençesinde geçmiş maalesef..
    * * *
           En son Bolu'da, Şadiye Baykan ve eşi Süleyman Sırrı Bey ile görmüştüm onları.. Salih abi, Vedia Hocanım ve Nur.. Bu saydıklarımdan kim kaldı şimdi? Karışık işler.. Düşünüyorum da; Hani çocukken çene kemiğinden tabanca ile ateş ediyordun arkadaşına.. 'Kommen, kommen ! diyordun.. 'sen öldün! çık..! Çıkıp geliyordu duvarın arkasından arkadaşın.. Öyle olsa keşke.. Çıkıp gelseler duvarın arkasından.. Nilgün de, Nazan da, Beyza da, bizim Erol'da..
    *
          Ve serin serviler altında kalan kabrinde..
          Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter..
    * *
           Bazen bir sese ihtiyaç duyar insan.. Herhangi bir sese değil ama.. 'içerde kimse var mı?' diye soran hayati bir sese.. Nefesini tutar, kulak kesilirsin.. Her ses gelir de bir tek o ses gelmez.. Geliverse her şey yoluna girecek belki.. Bir duvarın dibine çömelir başını ellerinin arasına alır 'içerde kimse var mı?' yı beklersin.. Aklından bir sürü şey geçer.. Cüneyt geçer, Reha geçer Haydarpaşa Lisesi, Galatasaray lisesi geçer.. Evlerde önlük ütülenen pazar günleri geçer.. Ve perdeler; gece ile evin arasına çekilmiş kalın bir çizgi gibi.. Erken çöken akşamlarda, üzerinde çıplak lambaların sallandığı karpuz sergileri, ayağında sarı çizme, belinde muşamba ile balıkçı Çakır.. Biraz ötede balıkçı Niyazi..

           DEĞNEKLİ..
           İsmail abi; 'Kasaplar Köyü'nden 'Takalak Mustafa' olmasın bu adam' deyince 'Tuna Kahvesi' konusu yeniden gündeme geldi.. Pek de tarifime uymuyormuş ama, 'bastonsuz yürüyemiyor' deyince o gelmiş aklına.. Değnekleriyle aklınıza gelebilecek her türlü akrobasi hareketlerini yapabilen birini anlatmıştık..Türk sinemasının en nadide tecavüzcülerinden Coşkun Göğen vardı onun ikizi gibi.. Kırmızıya yakın sakallar, kel kafa, manidar bakışlar..
    * * *
            Avantür filmlerinin Yılmaz Köksal'ı gibiydi adam.. Bir değnekten destek alıp zıplarken ikinci değneği indiriyordu rakibin kafasına.. Her lafı bel altı, her sözünde cinsellik.. Onu dinleyen gençlerin arasındaysan, ya defterini açıp duygulu şiirler yazacan, ya da kendini ana caddeye, Saray Sineması'nın önüne atacan, 'Chapms Elysees'e.. Ben 'Deniz Gezmiş' im o sıralar, o taraklarda bezim yok.. Hem Deniz Gezmiş hem de Yılmaz Güney'im.. İşim herkesten daha zor.. Sırtımda da dayım'dan yalvar yakar koparttığım parka..!
    Hoşça kalın.. Kendinize iyi bakın..
     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Cafe Masa Sandalye Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak