Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Hurdacı.. Aktaş da bir sabah vakti.. Dr. Şükrü Bostancıoğlu..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    25 Ekim 2013

          Sizde de olur mu böyle? Benim Saray Sineması'nın ilk yıllarında izlediğim birkaç film vardır hiç unutamadığım. Şimdi nerede bir sinema veya bir film muhabbeti başlasa lafı mutlaka dolandırır, evirir çevirir o filmlere getiririm. Dustin Hoffman'ın 'Köpekler' filmi, 'Ada'da şenlik' bir de 'Oyun içinde oyun' filmlerine getiririm lafı.. Konuya hakimim ya ondan.. İşi bilecen!.. Amerika'daki yaşamından sonra İngiltere'ye yerleşen fizikçi David ve karısının işçilerin tacizleri karşısında çıldırma noktasına gelmeleri ve David'in müthiş intikamını konu eden 'Köpekler' filmi aklımdan çıkmaz hiç.. Ha bak bir de şey; 'yağmurla gelen adam' onu unuttum Charles Bronson'un filmi, onu da unutmam.. İsterseniz hemen burada anlatmaya başlayayım filmleri baştan sona..
    ***
          'Bir insan bu kadar da gözünü karartır mı be arkadaş! Sabah kalktım baktım ki bağrışma sesleri falan geliyor bizim sokaktan. Hayır daha saat yedi gibi falan, sabahın körü yani bana göre. Küfürler havada uçuşuyor, yemin ediyorum ben utandım çoluk çocuğun içinde edilen küfürlerden. Balkona çıkayım diyorum ne olduğunu anlamak için, ama bulaşmak da istemiyorum pek. Çünkü tanıyorum kendimi, kenardan bi bakıp geleyim diyerek gittiğim her olaydan başım derde girerek döndüm hep..
    ***
          Zaten hanım da kapıya doğru yönelsem diye gözümün içine bakıyor. Hemen kapının arkasındaki sopayı tutuşturacak elime.. 'Ohoooo! diyor sen daha gidecen de !' Ölme eşeğim ölme..! Yukarıdan göründüğü kadarıyla aşağıdaki adam da pek normal gibi değil sanki. O yüzden biraz tereddütlüyüm ve ağırdan alıyorum.. Dediğim gibi adam pek normal değil.. Bu şahıs hurda demir bakır kağıt gibi şeyler toplayanlardan, "Layloncu geldi, layloncuuu!." diyenlerden, hurdacı yani..Tamam toplasın, bir şey diyen yok ama; yaz tatilinden sonra İstanbul'a dönen ailenin balkonundan mangalını sobasını alıp arabaya koyup götüremezsin ki bilader! ama adam alıyor; üstelik ailenin balkona yaptırdığı bir kaç basamaklı demir merdiveni de yerinden söküyor.. Biz çıkmadan önce komşu evlerden itiraz sesleri yükselmiş tabi, anında..
    ***
         Adam hem suçlu hem güçlü. Kendisine müdahale etmek isteyenlere demediğini bırakmadı, şirret bi şey. Artık dayanamadım ben de bağırdım aşağıya 'Ulan terbiyesiz, bir de utanmadan dinime kitabıma diye yemin ediyorsun,utanmıyor musun elalemin bahçesine girmeye eşyasını çalmaya!. Dönüp ana "sana ne be ! gir içeri, uykulu musun, sarhoş musun!" demesin mi ? Benim karizma daha ilk dakikada yerlerde.. Bu arada da hanım sokak kapısını açmaya çalışıyor adama yetişeyim diye.. Bir de Bolu'da böyle bir tartışma yaşamıştım. Ben balkondayım simitçi Hakkı dayı da aşağıda.. ve 'Köroğlu' Apartmanı'nın bütün balkonları 'lebalep' seyirci dolu.. Ama 'Hakkı dayı' hem sevdiğimiz biri, hem de mahallemizden bir büyüğümüz. O yüzden ölçülüydük, seviyeliydik.. Bir gün denk gelirse o olayı da anlatırım..
    ***
          'Sen kendini ne sanıyorsun lan yerden bitme! dedim, 'gitme bi tarafa geliyorum şimdi oraya!. Adamın boyu nerdeyse iki metre var ama, o anda hazırda o laf var, yenisini düşününceye kadar vakit geçecek.. Adamın bile gülesi geldi 'yerden bitme' dememdeki anormalliğe.. Böyle durumlarda lafı gediğine koyamazsan, lafı yetiştiremezsen sonra çok fena oluyor.. Sonradan dövün dur 'şunu niye diyemedim', 'bu niye aklıma gelmedi' falan diye.. 'Lan şunu da mı unuttun bee arkadaş! tühh!" diye dövünüyorsun..
    ***
       Sizin başınıza da gelmiştir mutlaka.. Neredeyse peşinden taksi tutup yetişmek istersin elinden gelse. Birde gecesi var bu işin.. Yatakta dön babam dön, sağa sola.. Neyse, hurdacı anladı işin ciddiyetini belki polis molis çağrılmış olabileceğini; toplandı gidiyor. Giderayak bana sinirle bir şey dedi ama ne dediğini tam duyamadım. Bana ne dediyse artık, o laf komşu balkondakileri çok güldürdü.. Sordum 'ne dedi şimdi bana bu herif ?" Adam giderken üzerimdeki siyah tişört'den dolayı 'Satanist' ! diye bağırmış, öyle diyor bizim karşı komşu, Manisalı olan..
    ***
         Bir seferinde hatırlarım; Askerde Metin diye bir çocuk vardı İstanbullu; kavga ettiği koğuş arkadaşına o anda söyleyemediği sonradan aklına gelen lafları mektupla göndermişti. "sen bana şöyle, şöyle dedin ama sonradan aklıma geldi şimdi de al bakalım cevabını !" diye.. Hatta geçmiş gün, üç beş kuruş borcunu aynı odada çalıştıkları arkadaşına posta havalesiyle göndermiş, ikisini de tanıyan postacı para makbuzunu imzalatırken şekilden şekle girmişti gülmemek için..
    ***
         Ben de 'tüh! niye aklıma gelmedi' dememek için önce bir kağıt'a not alan, sonra ayna karşısında prova yapan bir arkadaşımı hatırlıyorum Bolu'dan. Elindeki kağıda bakarak hiçbir şeyi atlamamaya çalışan, takıldıkça notlarına tekrar bakan ve vurgulamaları bir ayağını yere hızlıca vurarak yapan.. Ah be Days !..
    ***
         Bilirsiniz, sabah ezanları saba makamında okunur. Diğer vakit namazlarının ezanlarından farklıdır, daha hüzünlüdür. Bir de kendini vermişsen, can kulağı ile dinliyorsan "esselatü hayrun minen nevm" dedi mi müezzin; yüreğin dağlanır.. Dindar olmakla, olmamakla da pek alakası yoktur bunun, burada etkileyicilik makamın yapısından, makamın özelliğinden gelir. 'Bestenigar' makamı da öyledir, aynı anda hem ölümü hem de yaşamı düşündürür insana. 'Mendilimin yeşili', 'uzayıp giden o tren yolları', 'Güle sorma o bilmez, aşkı sevdayı' saba makamının; 'Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum' Bestenigar makamının şarkılarıdır. Açın bakın internetten, bu makamlardan bir şarkı dinleyin hak vereceksiniz.. Biraz anlarım bu işlerden yani.. Peki bunu nereye bağlayacaz şimdi?..
    ***
         1917 yılında, Aktaş Mahallesi'nde yeni bir gün başlamaktadır.. Güneş henüz doğmamıştır ve sadece birkaç yıldız vardır gökyüzünde.. Ezanla birlikte sokağın karanlık bir köşesinden gelen yanık bir ağıt sesi evlerin lambalarının teker teker yanmasına neden olur.. İnsanlar merakla perdelerin arasından sesin geldiği yöne bakarak ne olduğunu anlamaya çalışırlar.. Ezan sesine karışan ve geceyi bölen bu sesi; yanık ve çok hüzünlü olan bu sesi, sokak sakinleri dakikalarca dinlerler..
    ***
          Dikkatlice baktıklarında bir evin önünde 'binek' taşının üzerinde oturan bir kadının gölgesini fark ederler, gayet zayıf, gayet kumral, gayet genç bir kadının gölgesini.. Kadın içini çekerek ağlamakta, bir yandan da bir ağıt okumaktadır, şaşırırlar ama hiç müdahale etmezler, 'Dur bakalım! der ve beklerler.. Merakla beklerler ama gözlerini de kadının üzerinden hiç ayırmazlar.. Birkaç defa konuşmak için yanına gittiklerinde 40-45 yaşlarındaki kadının hiç konuşmadığını, adeta onlardan kaçtığını fark ederler..
    ***
         Kapattığı yüzünü de görmek hiç mümkün olmaz. Nihayet bir gün, mahallenin çocuklarından biri onunla konuşmayı başarır. Karanlıkta sessizce yanına sokulur; kadın elinde mendil, ayaklarında lastik çizmeler, üzerinde eski bir manto ve tek noktaya diktiği gözleriyle bir köşede oturmaktadır..Delikanlının başında beklediğini fark edemeyecek kadar da uykusuz ve yorgun görünmektedir. Biraz sonra yavaşça doğrulup arkasına yaslanır, başını kaldırır biraz..
    ***
           Delikanlı "Abla niçin susuyorsun?" der, "Biraz konuşsak ya, kaç sabahtır buraya geliyorum ama sen kaçıyorsun! "Abla neden ağlıyorsun? Neden bana cevap vermiyorsun?.." Önceleri onunla kısa kısa cümleler kurarak konuşmayı başaran delikanlı ile genç kadın bir süre sonra dost olurlar. Kadın, Erzurum'un işgalinde; oğlu, iki kızı ve aile efradı ile düşmandan kaçarak yollara düştüklerini, tek hedeflerinin canlarını, ırzlarını korumak olduğunu, kendilerini güvende hissedecekleri bir yere ulaşmak olduğunu anlatır..
    ***
          Yollarda perişan olduklarını, tifo,tifüs gibi hastalıklar yüzünden çocuklarını peş peşe yitirdiklerini, yolda kendisi ve eşinin ayrı ayrı yönlere savrulup kaybolduklarını, sonra nasıl olduysa tek başına Bolu'ya kadar gelebildiğini anlatır.. O sırada Bolu'da, böyle ortada kalan muhacirlerin barınabilmesi için Kayışoğlu Medresesi (?) hazırlanmıştır.. Medresenin bir köşesinde kendisine yer bulup diğer muhacirlerle birlikte buraya yerleşir.. .
    ***
          Medresede hiç kimsenin olmadığı köşelere kaçıp saklanır hep. İçine kapanmış, yaşama küsmüştür. Kimseyle tek kelime konuşmadan günlerini geçirmeye başlar.. Aktaş Mahallesi'nde kendisine yaklaşarak dostluk kuran delikanlı sürekli medreseye gelerek ona ekmek ve yemek getirir.. İşte o delikanlı (Muhsin Karamanoğlu) üzerinden çok uzun yıllar geçtikten sonra 'Çele' Dergisi'ndeki bir yazısında o günleri şöyle anlatıyor..
    ***
          'Dedem ve Nineme yalvardım.. Fedime Abla'yı eve aldık.. O da artık Karamanoğlu ailesinden biri olmuştu.. Üç sene bizde kaldı.. Razi ağabeyimin damında güzel Erzurum inekleri vardı.. Fedime Abla vakit buldukça dayımlara gider, ineklerle uğraşmaktan büyük zevk duyardı.. Onun hayvanlara karşı olan aşırı sevgisine dayanamadık, Razi abimlerle kalma isteğine rıza gösterdik. O artık iki ailenin de Fedime Abla'sı olmuştu. Ara sıra bize evinden ve ailesinden de bahsederdi.. Varlıklı ve görgülü bir ailenin çocuğu olarak yetiştirilmiş..Hep anlatırdı bunları.. Ailemiz içinde kendisine hiçbir zaman yabancı olduğunu hissettirmedik, çocuklarımızın çoğu da onun elinde doğdu..'
    ***
           'Aradığını Bostancıoğlu ailesinin içinde bulan Fedime Abla, evlerimizin hakimi olmuştu.. Bahçenin mahsulü, hayvanların ürünü hep ona aitti.. Bahçe'den Hal Binası'na getirdiği sebze, meyve gibi şeyleri ondan para ile alırdık.. O bizden alıp biriktirdiği parayı yine bizim çocuklarımıza sarf eder ve bundan büyük bir zevk duyardı. Böyle anlatıyor o yılların onbir, oniki yaşlarındaki delikanlısı Muhsin Karamanoğlu..'Sonra..?' Sonra; zaman akıp giderken artık o, yalnız Karamanoğlu ve Bostancıoğlu ailelerinin değil, bütün Aktaş Mahallesi'nin hatta yediden yetmişe, bütün Bolu'nun Fedime ablası olmuştur..
    ***
           Eşine dostuna ve hatta aile efradına 'kafası bozulduğunda' küsen ve aylarca onlarla konuşmadığı bile olan Aktaş Mahallesi'nin bu sevimli Fedime teyzesi bir tek kendi eline doğan, çok ama pek çok sevdiği Dr. Şükrü Bostancıoğlu'na kıyamazmış.. Varsa yoksa Şükrüymüş, Şükrü'süymüş..Yaşamı boyunca bir tek ona hiç küsmemiş ve kendisine en yakın kişi olarak hep onu görmüş, sonra da Muhsin Bey'in hanımı Adalet Karamanoğlu'nu.. Hepsine de rahmet diliyoruz, kısa süre önceye kadar da yaşadığını bildiğimiz Dr. Şükrü Bostancıoğlu'na da sağlıkla geçecek uzun ömürler diliyoruz.. Hoşça kalın..

                                                               

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak