Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Şehir Sineması.. Loca.. ve 60'lı yıllar..

Erdoğan Mühürcüoğlu

Şehir Sineması.. Loca.. ve 60'lı yıllar..
    19 Eylül 2013
          Bazan aklıma geliyor da; bizim "Şehir sineması"nın ne kadar da çok locası vardı.. Hiç unutmam; bir sefer o sinemada beş altı seyirci ile film başlamış, ara verilip ışıklar yandığında koskoca salonda "tek başıma" olduğumu farkedince ürkmüştüm.. "Loca'dan film izlemek" de pek keyifli değildir bilirsiniz. Zaten böyle olması da gerekmez; çünkü kimse loca'lara film falan izlemeye gitmez. Ben bir kaç kere denedim; Karanlıkta usulca süzüldüm loca'ya "bakalım nasıl bir yer?" diye. Denedim ama olmuyor be kardeşim, valla hiç sarmıyor, ne tadı var ne tuzu. Sanki herkes sinemada oturmuş da sen sokakta kalmış gibisin. Ya da sanki sinemaya kaçak girmişsin gibi..
    ***
         Birde sürekli bir bahaneyle dönüp bakmıyorlar mı sana? Veya elindeki feneri her geçişinde sana doğru tutmuyor mu Sabahattin Abi. Eee adamlar da haklı yani, herkes oturmuş salonda film izliyor sen loca'dasın. Kimbilir ne halt karıştıracaksın? sigara falan içmek gibi yani. Hadi birde yanlışlıkla sandalyeyi filan çekerken kendine doğru, "caaaarrrrt ! diye bir ses çıkart da gör bakalım, herkes nasıl filmi bırakıp sana doğru yöneliyor. Sanki "potansiyel suçlu" gibisin.. "İyi de kardeşim madem rahatça oturamayacağım, niye yaptın ki bu locaları! Değil mi ama? "bir yanlış anlamaya mahal vermemek için" ellerini dizlerine koymuş otururken bile sana dönerek "Sessiz olabilir miyiz lütfen? diye söylenenler bile çıkabiliyor seyircilerden.. Çok ilginç ama değilmi?.. Psikiyatri'nin konusu bence.. Ben değil güzel kardeşim, onlar diyorum, onlar psikiyatri'nin konusu..
    ***
         Bir de adı çıkmış ya bu locaların, daha içeri adımını atarken bütün salon dönmüş sana bakıyor. Hadi "herkes" diyerek kimsenin günahını almayalım. Ama yalan yok; ara sıra ben de bakıyorum. Bir gözüm perdede diğer gözüm de loca'da; "bir durum mu var? diye. Bir seferinde film boyunca tarassut! altına aldığım (gözetlediğim demek) locadan çıka çıka kim çıktı dersiniz? Bizim Arifle, lokal'den "poker" arkadaşı.. Biliyorsunuz o tarihte Barış Manço tarzı uzun saçlar yeni yeni yayılıyor. Arif'te dersen hem saçlar uzun, hem de şangur şungur madalyonlar, kolyeler, künyeler ne ararsan var.. Bunlar "Barış Manço modasının Bolu'daki öncüleri.. Zaten topu topu bir kaç kişiler. Sevgili Gazanfer ile Muzaffer biraderler, Arif ve bir kaç kişi daha.. Gazanfer'deki çizmeler falan da o zamanlar "bok yeme" diyor! yani.. (pardon) Bizimkiler kimseye görünmeden sigara içebilmek için girmişler locaya.. "Yahu kardeşim ben şimdi burada "Potanak Arif mi dedim? Arif dedim sadece! "ne kadar tuhaf adamsınız ya! kafamı da karıştırıyorsunuz!.."
    ***
         Bu sinemada sivri kafalı bir çocuk vardı. Kendisini tanımıyoruz ama kafasını tanıyoruz. Film arasında verilen "on dakika ara"yı hatırlarsınız. Bu çocuk bir türlü vaktinden önce tuvaletten çıkıp salona dönemezdi. Artık onun kafasına o kadar alışmıştık ki, Bir Adnan Menderes'in gösterildiği "Yassı ada duruşmaları"nın görüntüleri ve bir de onun makina dairesinin önünden geçerken perdeye yansıyan "sivri kafa"sı.. Yani Ayhan Işık'ı ne kadar tanıyorsak bu "Sivri kafa"yı da o kadar tanıyoruz. Yahu mübarek adam! bir sefer de vaktinde dön salona, veya eğilerek geç makina dairesinin önünden değil mi? "Ulan Allah belanı versin! hakaretlerine muhatap olma.. Mahsus mu yapıyorsun! bir de bekliyorsun orada, zorla küfür mü ettireceksin kendine?..
    ***
          Bu sivri kafalı çocuk ara sıra bizim mahalleye de gelirdi. Acaba yanlış mı aklımda kaldı? demircilik yapan bir eniştesi vardı onlara gelirdi sanki. Tıpkı sinemadaki gibi kimseyi umursamayan halleri vardı, bütün ilginin kendi üzerinde toplanmasını istermiş gibi halleri. Biz mahalle arasında top oynarken eğer oradan geçiyorsa, kimseye sormadan "Hişt! topu at bakalım bu tarafa genç !" diyerek oyuna dahil oluverirdi..
    ***
         Yaka bağır açık, paçalarını çorabın içine sokmuş, pantolonun arka cebinde yuvarlak bir ayna, ceplerinde bozuk paralar, anahtarlıklar "şangır şungur" koştururdu bizimle birlikte. Hangi taraftan hangi takımdan olduğu o kadar önemli değildi. Biraz sonra zaten hevesi geçer, yine kimseye sorup etmeden bırakır giderdi "Hadi ben kaçtım gençler! diyerekten.. "Cehenneme kadar yolun var lan!" derdik içimizden. Terleyen cızlavet lastiklerinden "gorç! gorç! gorç!" diye çıkan sesler sanki hala kulaklarımda..
    ***
          Ases ve Kepekçi diye bir zamanlar anlattığım bir konu vardı ya hani, hatırlıyor musunuz? İşte bu adamı ta oradan da tanıyordum.. Ases ile Kepekçi konusunu tekrar paylaşmaya karar verince o da geldi aklıma ve onu da bu yazıya dahil ediverdim. Daha önce de anlattığımız Ases ve Kepekçi'yi bazı değişiklikler yaparak bugünkü yazının sonuna yeniden ekledim, yani en sonuna..
    ***
         Geçen sefer At'lardan at arabalarından bahsetmiştik. Aklıma geldi; bizim burada, Ege'de kağıt ve hurda toplayan roman vatandaşların arabaları geçiyor kapının önünden ve bunların at arabalarının kenarından koşan bir de köpekleri oluyor. El kadar köpek dersin ama nasıl çılgın cinsten köpekler, oyuncak büyüklüğünde ama yerinde duramıyor adamı parçalayacak türden. Bu yüzden ben özellikle romanların at arabalarından hep uzak dururum..
    ***
         Bu köpek mevzusunda kötü bir deneyimim vardır benim. Bir tarihte 2006 yılındaydı galiba; Bolu'ya, yarım kalan diş tedavisini bitirmek için Şükran Hanım'a, diş kliniğine gitmiştim. Şükran Hanım "Öğleden sonra tekrar uğrayıverl!" deyince "şöyle bir tur atayım bari" dedim şehirde. Gideyim "Hafız Hasanlar'ın dükkanına Mehmet Hoca'nın (Kain) "beleş" çayını içeyim, sohbet edip vakit geçireyim. Belki yemek de söyler kimbilir diye.. Büyük Camii'nin oradaki ara sokaklardan birinde yürüyorum.. Önümde bir at arabası var. Zevzekliğim tuttu. Bazen yaparım böyle şeyler, arabanın arkasına oturuverdim. Hay oturmaz olaydım!.. Daha bir kaç metre bile gitmeden küçücük bir köpek çıktı sahneye, nasıl atlıyor üstüme, görmeniz lazım..
    ***
          El kadar bişey, televizyonun üzerine biblo diye koysan olur. Vallahi bu ufacık köpek indirdi beni arabadan. İndirmekle kalsa iyi, hırsı geçmiyor bir türlü, çıldırmış gibi sanki. "Alyanaklar"ın dükkanına kadar kaçırttı beni. Sahibi çıktı geldi dükkana, ben hoşt moşt diyorum ama dinleyen kim? İnsan köpeğine sahip çıkmaz mı? çıkar. Ama öyle değil işte, adam köpeğine sahip çıkacak yerde bana fırça atıyor "Kimbilir ne yaptın köpeğime!" diyor. "Asabını bozdun hayvanın, tepesini attırdın!." Kulaklarıma inanamadım. Bizim kayınbiradere sorarsan "Daha ne acayip köpekler varmış da benim haberim yokmuş, Allah bilir sen daha köpeğin çelme takanını bile görmemişsindir enişte!" diyor. "yapmayın ya! Köpeğin çelme takanı da mı olur yahu!.."
    ***
          Daha öncede anlatmıştım; Ases amca (Hüseyin Yaşar) Halk Parti'nin, Kepekçi (Mustafa Kepekçioğlu) Demokrat Parti'nin iki azılı taraftarıydı. Bu ikilinin herkes tarafından bilinen siyasi kavgaları çok meşhurdu. Herkes tarafından nasıl bilinmesin? ikisinde de öyle "sıtma görmemiş" bir ses vardı ki, biri bizim mahallede hapşırsa Akpınar Mahallesi'ndeki kahvede pişpirik oynayanlar "Çok yaşa! Mustafa abi" derlerdi. Ya da çok yaşa Hüseyin Abi! Öyle Allah vergisi bir ses..
    ***
           "Alem yıllar"dı o yıllar.. Kahvehanelerde eskiden yan yana duran İnönü ve Menderes resimlerinin birbirinden ayrıldığı, Halk Partililer'in "altı ok"un altına, Demokratlar'ın da Menderes'in fotoğrafının altına masalarını çektiği zamanlar.. İnsanların sokakta karşılaştıklarında başları önde, zoraki hal hatır sordukları, hatta karşılaşmamak için yollarını değiştirdiği yıllar..1957 seçimlerinden sonra kurulan "Vatan Cephesi"nin ortamı aşırı derecede gerdiğini, ahalinin cenazede bile selamlaşmamaya başladığını hatırlıyorum.. Bakmayın şimdi siz herkesin "darbe karşıtı" falan kesildiğine; 60 İhtilali'nde Menderes'in ve Celal Bayar'ın resimlerinin indiğini, yerine Cemal Gürsel ve ihtilali yapan Milli birlik Komitesi üyelerinin resimlerinin "göbek atılarak" asıldığını bile gördü bu gözler.. Hem de her yerde; Aşşa Çarşı!, Yokar Çarşı!, Arasta, Kasaplar içi, Attarlar içi..
    ***
         İşte böyle bir ortamda Ases, bakkal dükkanının önüne çıkıp küçük, küçük daireler çizerek dolaşmaya ve öksürerek sesine ayar vermeye başladığında, mahalleli "tamam! derdi cümbüş başlıyor!." Şamata'yı genelde "Ases" başlatırdı. Bakkal dükkanının üzerindeki evine doğru hanımına seslenirdi "Gıızz Behiyeee, duydunmu? Seninkiler bugün neler yapmışlar İstanbul'da! "İsmet Paşa'ya asker kaçağı demişler!. Onun; evine doğru yönelerek "gıızzz behiyee!" diye seslenmesi aslında birine taarruz! edeceğinin kesin işaretiydi. Eskiden de birkaç kere, evde Behiye Teyze'nin olmadığını bile bile "gııızzz Behiye! Ben bu deyyüs'ü geberdecin bak! diye seslendikten sonra birine "şaka yollu" çift dalmış, ne olduğunu anlayamayan adam elinden kaçarak kurtulmuştu..
    ***
          "Ases" genelde çok "mukallit" şakacı biriydi ama işin içine parti rekabeti girince manzara değişiyordu. Kepekçi desen onun da Ases'ten aşağı kalır tarafı yok. Bolu'nun yakın tarihini bir inceleseniz, bu ailenin ismine çok yerde rastlarsınız. Tarihte de elini taşın altına sokmaktan asla çekinmemiş bir aile Kepekçi'ler? Özellikle de dede "Saip efendi" veya "Tevfik efendi".. Üşenmeyin bir girin bakın Bolu'nun yakın tarihine. Neyse konuyu dağıtmayalım; Sen çağırırsın da Kepekçi gelmez mi? Kepekçi Mustafa Amca da; "şu adamın yaptıklarına bak yahu! Ee, yeter artık! diye söylenerek çıkardı evden.. Kepekçi "Adi herifler, servet düşmanları, iftiracılar! diyerek üzerine gelirken Ases kıs kıs gülerdi Kepekçiyi "gaza" getirdiği için..
    ***
          Kepekçi amcanın bitişiğinde, "Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar" şarkısının güftecisi, sonradan "Senatör" olan ağır ceza reisi Sırrı Bey otururdu. Hemen biraz ileride Milli Eğitim Müdürü Avni Memioğlu. Ases'le Kepekçi'nin evlerinin tam ortasında ise "Memedali Hocalar"ın evi vardı. Bu iki partici "Çiçek Abbas" filmindeki Şener Şen ile İlyas Salman'ın birbirlerine laf yetiştirmelerindeki gibi "slogan ata ata" sokağın tam ortasında burun buruna gelirler, daha sonra da pencerelerin birinden "Huuu! beni biraz dinler misiniz? diyen yaşlı başlı bir teyzenin araya girmesiyle ayrılırlardı..
    ***
           Çığırtkanlar'a arada bir babama giderim; hemen yan komşusu Ases'in mezarı da orada. Ve daha bir sürü tanıdık, bildik kişilerin mezarları. Aralarına bir de bizim birader eklendi ya; sık sık gidiyorum.. Geçen sonbahar yine oradaydım. Sapsarı bir sonbahar sabahının "Çığırtkanlar Mezarlığı"nı size anlatmayı becerebilseydim keşke.. Koyu gölgeli ağaçlar altında çeşit çeşit çiçekler, güller, laleler, papatya, zambak ve mezar çiçekleri.. Ve etrafa saçılmış çelenkler ile çiçekler arasında bir zamanların koca koca adamlarının mezarları; ele avuca sığmayan koca koca adamlarının mezarları. Kimsede ses, pıs yok. Öylece yatıyorlar. Karışık işler be birader! Anlayabilene aşkolsun yani..
               Hoşça kalın..
                                                                   Erdoğan Mühürcüoğlu
    • erdoğan mühürcüoğlu20 Eylül 2013 . 14:39

      Bir gün sizin evden çok büyük feryatlar geldiğini duymuş oraya koşmuştuk.. Evde biri ölmüştü. Tam hatırlayamıyorum ama sanırım Babandı..Hiç unutamadığım bir sahnedir. Birde sizin arka bahçedeki ''Dut ağacı''.. Evet ''o zamanlar birde ''vatan cephesi'' ile birlikte çeşitli semtlerde açılan ''ocak''lar vardı, Orada açılan ocağı'da hatırlıyorum.. Selamlar Faruk'cum..
    • faruk iyigün20 Eylül 2013 . 10:58

      Erdoğan abi çocukluğumun geçtiği Semerkant mah ve komşularımı anımsattınız teşekkürler.Odönemde bizim evin karşısında cici berberlerin Selahattin abinin evinin altinda törenle CHPmahalle ocağı açılmıştı.Sanıyorum Kepekçilere ve Tornacı Nazif amcalara nisbet olsun diye.

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Cafe Masa Sandalye Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak