Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Beyaz giyme söz olur.. Ahmet Sevinç.. Kemal Bağışgil..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    21 Nisan 2014

           'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' diye bir film var, izlediniz mi? Çok iş yapmayan ama bütün ödülleri toplayan, sanat değeri yüksek bir film.. Ahmet Uluçay yapmış, adamın ilk filmi.. 'Acemi işi' filan demeyin, vallahi güzel film.. Kütahya'da geçiyor.. Karpuzcu çırağı Recep ile berber çırağı Mehmet'in hikayesi.. Bunlar gündüzleri kasabada çıraklık yaparken, akşamları köydeki evlerinin ahırında, kendi icatları uyduruk bir film makinesinden film izlemeye çalışıyorlar.. Kasabanın sinemasından çöpe atılan kopmuş filmleri tamir ederek yapıyorlar bu işi.. Film karelerindeki adamlar önceleri bir türlü hareket etmiyorsa da, uzun uğraşlardan sonra bunu başarıyorlar.. Aralarına köyün delisini de alınca bu 'üç sinemacı' köy çocuklarına film oynatmaya başlıyor ve adları "Gımıldak Recep ve gımıldak Mehmet'e çıkıyor..
    ***
          'Dondurmam gaymak' da bu tarzda bir filmdi, bu da onun gibi amatör bir ruhla yapılmış.. Karpuz'cu çırağı, berber çırağı, köyün delisi ve kasabadan seçilen iki oyuncu rollerini o kadar hakkını vererek yapmışlar ki 'Benim !' diyen oyuncular ellerine su dökemez.. Hele Recep'in evinin üst katında bir yatır ve yatırla sohbet etme sahneleri var, görmeniz lazım; çok gırgır.. Bizim Semerkant Mahallesi'ndeki evin bahçesinde vardı böyle bir yatır.. Bizim yatır da çocukluğumuzda mahallede 'çıngar' çıkartır; Muhtar, ihtiyar heyeti ve azalar olmak üzere herkesi önüne katıp kovalardı.. Vallaha şaka değil..
    ***
           Öyle bir manzara ki bir tek 'Saadettin Teksoy' eksik.. Elinde megafonla bir de o gelse, sahne tamam olacak.. 'Sayın yatır! Ben Sadettin Teksoy.. Senin için bak taaa nerelerden geldim.. Beni duyuyor musun? etrafın sarıldı, kanundan kaçılmaz, sakata gelme, teslim ol..! Çok enteresan ama, polis bile gelmişti mahalleye.. Allahtan çağrılan polis bizim firari yatırı yakalayamadı da dünya tarihinde ilk defa bir yatır karakola düşmekten kurtuldu.. Daha önce anlattım galiba bu hikayeyi, olmazsa yeniden anlatırız.. Çok kişi bunu ezbere biliyor zaten Bolu'da..
    ***
            Ah bir de filmin  bazı sahnelerinde "Beyaz giyme söz olur, siyah giyme toz olur' türküsü söylenmiyor muydu, 'zaten bende talih yok, hep tutmuşlar yolları' denmiyor muydu.. Cazır cuzur yaktı geçti ciğerimi.. Bu türkü de ne hikmetse bir tılsım var arkadaş, adamı alıp götürüyor bir yerlere.. Aklınızda bulunsun genç kuşak saz sanatçılarından Murat Aydemir var, tambur sanatçısı.. Bir de ondan dinleyin bu türküyü.. Tamburdan dinleyin.. Çok garip bir melodisi, sade ve yormayan bir altyapısı var türkünün.. Belki de çok sevilmesinin nedeni de bu.. Bizim türkülerin hepsi güzel; Allah için yani.. Öyle hoppidi şappidi "kaytan bıyıklarımı sürsem nerelerine" tarzı türküler olmaz bizde.. Bir insan "şöyle giyin şöyle giyinme derken, 'zaten bende talih yok' derken, 'seni yolcu sanırlar' derken nasıl bir ruh haline bürünmüş olabilir? Hangi olay veya olaylar bu türküyü yakmasına yol açmış olabilir..?
    ***
          'Bir de Tambur'dan dinleyin bu türküyü' dedik ya yukarda; çok özendiğim şeylerden biriydi Tambur çalmak.. Olmadı, kısmet değilmiş.. Bağlama'dan Tambura geçmek oldukça kolaydır, perdeleri merdeleri birbirine çok benzer.. Lakin orta kalite bir bağlamayı şu fiyata alabilirken tambur için sizden 'ananızın nikahını' isterler.. Biz de ise o sıralar para yok, alamadık.. Arkadaşım Ümit'in önerisiyle oturduk Karaçayır'da, etvayi bahçesinde, Sanat güneşi ! Zeki Müren'e bir güzel mektup döşendik.. 'Durum böyleyken böyle Zeki abi' dedik.. 'Bu iyiliği senden başka kimse yapamaz bize.. Güzel abim, yap bi güzellik..' Cevap geldi mi ? 'Hayır! hiç bi şey gelmedi.. Biz de gittik en ucuzundan fabrika işi bir 'öğrenci udu' aldık.. Zeki Müren'i de Allah'a havale ettik.. Havale etmemizin üstünden bir hafta geçmedi, Zeki Müren sizlere ömür..
    ***
           Geçenlerde Emin Aldemir'den bahsederken 1950'li yıllarda TRT'de Bolu Türküleri çalıp söyleyen ekibin başındaki Ali Murat Karageyik'i de anlatmıştık.. Hem onu hem de elinde bağlama, klarnet gibi aletlerle eve girip çıkan bir sürü ünlü sanatçıyı gördüğümüzü.. Orada çalıp söylenen türküleri evin altındaki kaldırıma oturup o meşhur radyo sanatçılarından mikrofonsuz, çıplak sesle dinlediğimizi.. Eve girip çıkanların içinde Saniye Can, Nurettin Çamlıdağ, Osman Özdenkçi, Nida Tüfekçi, Ahmet Sezgin, Ahmet Gazi Ayhan gibi ünlü sanatçılar olduğunu.. Ama buraya gelenlerin arasında biri daha vardı; Ahmet sevinç ki, ondan pek bahsedemedik.. Kimbilir hangi duygularla mırıldanmaya başladığı bir ezgi bir gün gelecek dinleyen yürekleri yangın yerine çevirecek.. O Ahmet Sevinç'ten pek bahsedemedik..
    ***
           MAHALLE..
           Her biri yıllar önce aynı sokak çeşmesinden su içmiş, aynı kaldırımlarda oyun oynamış, dizlerini kanatmış, aynı dereden sepetlerle balık tutmuş çocuklar.. Her biri gün gelmiş, yetiştikleri şehrin masallarını, aşklarını, hüzünlerini ceplerine koyup, gitmişler bir yerlere.. Farklı cümlelerle anlatılmış aynı hikayeler, birininki diğerinin cebinde, dökülmüşler yollara.. Uzun yıllar geçmiş aradan, uzun yıllar geçmiş geçmesine de hiç bir şey onların sokaklarına, sokaklarının insanlarına olan sevgisini, özlemini azaltmamış..
    ***
           Halil İbrahim'in 'eli kulağında' dediği 'bu son fasıldır ey ömrüm' ü yaşayan bizler; az olanla yetinirdik eskiden, canı sıkılan, bir derdi olan, komşunun kapısında bulurdu dermanını.. Komşunun ineğinin sesi, sokağın başına kilim sermiş mahalle kadınlarının sohbetleri, 'cırlayan!' çocuk sesleriyle uyanılırdı sabahları.. Öyle araba maraba sesi falan yoktu.. Kırk yılda bir Üzeyir usta geçecek 'törtör'üyle, ya da damgacıların İsmail abi sepetli motor'uyla hepsi o..
    ***
            Biz vardık sadece, çocuklar.. Gözü, gönlü toktu herkesin.. Ölümler, hastalıklar ortaktı, düğünler bayramlar da.. Ne trafik kazaları ne de 'sapık' hikayeleri duyardın.. Kimse pompalı' yı kapıp fırlamazdı sokağa, cinnet falan geçiren olmazdı.. Çok parası da yoktu kimsenin, halinden şikayet eden de.. Bir tek Hasan Duman çıktı son zamanlarda.. O kadar da olsun yani, namımız yürüsün, hahhhayyytt !
    ***
          Ahmet'e 'Dombay Ahmet' deyince kızmazdı.. Babası bile bize öyle seslenirdi pencereden 'La oğlum bizim Dombay Ahmet oralarda mı? diye.. Komşuluk muhabbetti, kimi zaman sevgileri paylaşmak, ihtiyacı gidermekti.. Öyle içine atmakmış, bunalıma girmekmiş falan da yoktu.. 'komşum biz ne güne duruyoz bee' dendi mi dert, tasa biraz unuturdu en azından.. Komşu kızına bakmak 'ensest'e girerdi.. Öyle kandırdılar bizi.. Yanarım yanarım da ona yanarım..:))) Bugün? yok böyle şeyler, bitti.. Veleddalin amiiin..!
    ***
           KEMAL BAĞIŞGİL..
           Karşı komşumuzdu Ulviye hanımlar.. Eşi Rıfat efendi ilkokul öğretmeni; emekli.. Meyve ağaçlı, ortasında kocaman havuzu da olan bakımlı bahçelerini hatırlıyorum.. Bahçe kapısını kendine mesken tutmuş, kedilerden korkan bir de komik köpeklerini.. Kedilerden kaçarken ağaçlara tırmanan.. Köpeklerin yüz karası.. Mahallenin de tabii..
    ***
           Takvim yaprakları 17 Ekim 1920'yi gösterdiğinde mecliste Bolu Milletvekili Nuri Efendiye bir telgraf getirir postacı.. Nuri efendi bizim karşı komşumuz Ulviye Hanım'ın babası; Rıfat efendinin de kayınpederi.. Nuri efendi telgrafı okurken sevince boğulur, duygusallaşır çenesi titrer.. Telgraf, Bolu'dan gelmekte ve kızının sağlıklı bir erkek çocuk dünyaya getirdiğini müjdelemektedir.. O gün mecliste bulunan Mustafa Kemal Paşa taa uzaktan gördüğü, kendisine 'beybaba' diye hitap ettiği bu yaşlı milletvekilini elinde telgrafla görünce merak eder, yanına gelir "Hayırdır beybaba' der 'bir durum mu var?'.. Nuri Efendi, elindeki telgrafı göstererek 'bir torunumuz oldu da telgraf göndermiş çocuklar' der titreyen sesiyle..
    ***
          Ayak üstü bir şeyler söylemeye çalışır.. Mustafa Kemal Paşa, Nuri Efendi'yi tebrik edip; 'Eee artık benim adımı koyun bari çocuğa beybaba' der 'Benim ismimi taşısın delikanlı..! Nuri Efendi daha da bir keyiflenir, Hemen Bolu'ya bizim karşı komşuya alelacele telgraf çeker; "Bana bak Ulviye' der 'Rıfat'a da söyle çocuğun adını Mustafa Kemal koyduk, hadi hayırlı olsun..' Atatürk'ün vefatında bu bebek, Mustafa Kemal Bağışgil, İstanbul Haydarpaşa Lisesi 2'nci sınıf öğrencisidir artık..
    ***
           Bayındırlık Bakanlığı'nda mimar olarak çalışmaya başladığında zamanın bakanı 'Sırrı Day' makamına çağırıp; 'Anıtkabir Projesi'nin başından sonuna kadar tek sorumlusu sensin, seni görevlendiriyorum' dediğinde çok heyecanlanır.. 9 Ekim 1944 günü ilk harç atılır.. Ve Kemal Bağışgil de ilk harçla birlikte Anıtkabir'in gün gün, saat saat günlüğünü tutup fotoğraflarını çekmeye başlar..
    ***
            Bir ara, 'tasarruf etme' düşüncesiyle inşaatta bazı iptallerin konuşulacağı çok gergin bir toplantıda söz alan Kemal Bağışgil 'iyi valla' der 'kaynak bulamıyoruz diyorsanız, inşaatın en tepesine temsili bir taş koyalım, üst kısmına da 'para buldukça devam edecez' yazalım anasını satayım..' (anasını satayım benim uydurmam) Bu sözlere çok sinirlenen Celal Bayar Bolu'lu mimara haddini bildirmek için bir şeyler söyleyince ayağa fırlayan Bağışgil'i yanındakiler ceketinden asılarak durdururlar.. O günlerde Bayındırlık Bakanlığı koltuğunda yine bir Bolu'lu Fahri Belen paşa oturmaktadır. Yine ünlü bir paşamız daha vardı onu hatırladım şimdi.. Bir zamanların kara kuvvetleri komutanı Nazmi Karakoç; Tabaklar Mahallesi Albay Sokak'tan  Nazmi paşa... Ruhları şad olsun hepsinin de..                  
             DEDİKODU..
            Adamların adı çıkmış 'sefa pezevengi' ne; Gölköy'de iki arkadaş hamak kurmuş kafayı çekiyorlar.. Zurna gibiler; arada bir hamaktan inip muziplik olsun diye 'Glu glu dansı' bile yapıyorlar.. Öğrenci gelişleri başlamış, trafik kontrolleri desen o biçim .. Dönüşte bunların çok sarhoş olduğunu anlayan bir Jandarma minibüsü peşlerine takılınca başlıyorlar kaçmaya.. İzlerini kaybettirecekler ama 'kıç ata ata' giden külüstür arabaları buna izin vermiyor.. jandarma minibüsü desen jet gibi.. Sen istediğin kadar şoförlüğüne güven; Her seferinde 'tamam atlattık galiba' dediklerinde minibüs 'kabus gibi' yine dikiz aynasında..
    ***
           Bahçelievler, Tabaklar, falan derken aydınlık bir caddeye çıktıklarında, yarım saat sonra anlıyorlar yanlarından hızla geçen 'lacivert' minibüsün 'MNG kargo' nun minibüsü olduğunu.. Anlatanların yalancısıyım.. İsimleri de biliyorum ama 'nema lazım' yazmam.. Zaman kötü.. Kimseye bir şey demeye gelmiyor.. Geçenlerde bir yazıdan sonra arkadaşın biri aradı "İyi olmasına iyi de biraz uçmuşsun be kardeşim !' diyor; 'anlattığın şeyin ayağı biraz yere bassın"..
    ***
            Bu millet adamı deli eder, vallahi bak çok bozuldum.. Tövbe estağfurullah, Allah günah yazmasın ama.. Neyse, bi şey demiycem.. bir 'tırnak mırnak ellemeden' bitirelim biz en iyisi.. 
              Hoşça kalın.. Sürçü lisan ettikse affola..

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak Bolu Çatı Tamiri Bolu Kamera Sistemleri Tonet Sandalye