Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Edip Bey..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    26 Temmuz 2013

        Çok kişi Edip Bey'in Bolu'ya ilk geldiği yılları, onun öğretmen arkadaşlarıyla Bolu Caddeleri'nde şen kahkahalar atarak, kol kola "piyasa'yaptıkları zamanları, varlıklı ailelerin çocuklarına ders versin diye, evlerine davet etme yarışına girdiği günleri hatırlamaz.. Onu hep son yıllarındaki görüntüsü ile hatırlarlar.. Kolunda, kocaman bir pazar sepeti, ayağında "cızlavet' lastikleri, üzerinde eski püskü bir siyah pardesü ile, iç sızlatan görüntüsüyle hatırlarlar.. Bolulular onu bazen soğuk kış günlerinde, cam gibi kaygan yollarda kayıp düşmesin diye, ayakkabılarının üzerine giydiği çoraplarıyla hatırlarlar..
    ***
           Geceleri kimselere görünmemeye çalışarak kulübesine kovalarla su taşırken hatırlarlar.. Soğuk kış günlerinde ya Postane'de, ya da Tuser Apartmanı'nın girişinde kalorifer peteklerine sokulmuş, sanki almanca çeviri yaptırmaya gelecek olan müşterilerini bekliyormuş gibi yaparak, ısınmaya çalışırken hatırlarlar.. Herkes onu, bir zamanlar hava kuvvetlerinde pilot iken, nasıl olmuşsa olmuş, istifa etmiş, ya da kovulmuş, biraz kaçık, takıntılı, hatta şizofren biri olarak hatırlarlar.. Hatta öyle takınktıları vardı ki; sanırım başkasının elinden mikrop geçecek korkusuyla olsa gerek, kimseyle toka yapmazdı. Israrla elinizi uzattığınızda; "biz ayrılmıyoruz ki kardeşim. Biz hep beraberiz" diyerek, geçiştirirdi. Bugün erkeklerle toka yapmayan bazı bayanları görünce aklıma hep Edip Bey'in bu tavrı gelir.  
    ***
          Bir zamanlar Almanya'dan Türkiye'ye "Barış Gönüllüleri' diye gelen öğretmenler vardı, bunlar ülkenin çeşitli şehirlerine dağılırlar okullarda, yabancı dil dersleri verirlerdi.. İşte o altmışlı yılların başında Bolu'ya da böyle bir barış gönüllüsü Alman bayan gelmişti ki öf ! Bir endam, bir güzellik demeyin gitsin, bir içim su yani.. Yemyeşil gözler, büklüm büklüm lepiska gibi! Sarı saçlar.. Sülün gibi bir bayan.. O sıralarda Edip Bey de henüz çaptan düşmemiş, orta yaşlarda, sanat okulunda İngilizce Öğretmeni..
    ***
           Bu Alman bayanın dilinden en iyi o anlar diye hocanımı onun yanına vermişler.. Gerçekten ilk başta çok da iyi anlaşıyorlarmış, birbirlerinin lojmanına gidip gelmeler, okul çıkışı "Mahfel'de oturup çay kahve içmeler.. Bir muhabbet, bir muhabbet ki sormayın.. Hele mahfel de çay getiren garsonlar Edip Bey eski bir subay olduğundan Tak! Tak! Diye öyle bir topuk selamı veriyorlarmış ki, çevre masalardan "ne oluyor yahu!" diye bakanlar bile oluyormuş.. Masal anlatmıyorum, aynen böyle oluyormuş..
    ***
          Edip Bey'le, Alman Hocanım giderek işi iyice ilerletmeye başlamışlar, akşam oturmalarında şakalar makalar gırla gitmeye başlamış, hatta şakaların rengi o kadar değişmiş ki, odalarda birbirlerini paldır küldür kovalamaya kadar varmış.. Bu gürültü patırtılardan alt katlarda oturanlar rahatsız oluyor, okul müdürü Satılmış Bey'e "Yahu sizin bu Edip Bey bu Alman'a pekiyi şeyler düşünmüyor galiba, bir halt karıştıracak haberiniz olsun!" diye haberler uçuruyorlarmış.. Satılmış Bey, Muzaffer Bey hatta o sıralar okula yeni tayin olan Muhittin Bey ve diğerleri toplantı üzerine toplantılar yapıyor, ne yapsak, ne etsek diye kara kara düşünüyorlarmış..
    ***
          Onlar düşüne dursunlar.. Bir gün, grekoromen usulü başlayan şakalaşmalar sürerken, Edip Bey bu benim tarzım değil yahu! diyerek grekoromenden vazgeçmiş.. Alman Hocanım'a arkadan sessizce yaklaşıp "Kırkpınar usulü" Karakucak stilde "bir elense, bir tırpan" dalmış.. İşte o zaman hiç beklenmeyen bir şey olmuş, kadın avazı çıktığı kadar Hilfeeee, imdaaat diye bağırmaya başlamış.. Eee sonra, sonrası soğan doğra! sonrası malum.. Edip Bey'in, bir dosya tutuşturulmuş kelepçeli elleriyle, iki polisin arasında önce adliyeye, sonrada cezaevine gidişini ben bile hatırlıyorum.. Peşlerine meraktan bizde takılmıştık..
    ***
          Ben artık "çocuk giyim' işlerinin iyi gitmediğini fark edip, tası tarağı toplayarak dükkanı boşalttıktan sonra, artık ne yapsam, hangi işi tutsam diye düşünüyordum.. Zaman zaman bitişikteki eczaneye gelen Alman Turistlere yardımcı olduğumu gören komşularım "nasıl olsa senin kendi dükkanın, kira mira da vermeyeceksin, gel! Burada tost, hamburger kola, gazoz mazoz sat.. Birde dükkan da Almanca ile ilgili bir şeylerde yaparsın, al sana yeni bir iş! bir de böyle dene, belki tutar, dediler..
    ***
          Hemen vakit kaybetmeden, arkadaşlarımla beraber işe koyulduk.. Önce cama kocaman bir yazı yazdık "Almanca tercüme yapılır, Almanca ders verilir' Yazının altına da "çeşit olsun' diye Nota, Usul, Solfej falan da ilave ettik.. Anında ilk müşterinin sallana,sallana geldiğini görünce "Ohh bee!" dedim, tamam bu iş tuttu galiba.. Ama sevincim kursağımda kaldı.. Gelen Kızılay Hamamı'nın yanındaki "Gürtan Dersanesi'nden biriydi.. Bana uzun uzun nutuk çekti, "Ya arkadaş!" senin Milli Eğitim'den izinin yok, dükkanın bu tür işlere uygun değil, pedogojik formasyon falan desen o da yok, dümdüz bir adamsın, biz dersanemizi açıncaya kadar göbeğimiz patladı, sen kim oluyorsun da böyle bir işe girişiyorsun!.."
    ***
         Adam gittikten sonra içimden, neyse dedim böyle "müteşebbis vatan evlatlarına" her zaman birileri engel çıkarırlar, sen bildiğin yolda devam et.. Daha sonra benim dükkanın hemen karşısında "İngilizce" ders veren çok büyük bir dersane açılmıştı, şimdi ismini hatırlayamadım.. Hatta bazı kurumlar oraya parasını ödeyip, İngilizce öğrensinler diye elamanlarını falan gönderiyorlar.. Oradan da yanıma gelenler oldu, onlar da aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler, sadece üslup biraz farklıydı "Gayri kanuni bir iş yapıyorsunuz beyefendi!" dediler..
    ***
          Ama bir tek Annem aynı fikirde değildi, "Sen onlara aldırma oğlum" diyordu Kıskançlıktan ne yapacaklarını şaşırdı dürzüler! Dükkan kapısı hak kapısı! "Bak sen 'Şıh' torunusun, ölmüş de olsa deden var arkanda, deden de yardım eder!" Ak sakallı dedeler falan filan.. Birde dükkanın önüne terazi atarsaymışım günde şu kadar kişi tartılsa, şu kadar para edermiş, içeride dersler devam ederken dışarıda terazi.. Öff! Deme gitsin, para saymaktan başımı kaldıramazmışım...
    ***
          Böyle kararsız bir şekilde dükkan da müşteri beklerken, bir akşam geç saatlerde kolunda pazar sepetiyle Edip Bey çıktı geldi "Hayırlı olsun kardeş!" dedi, "Almanca filan yazmışsın da onu gördüm de geldim!" Edip Bey'le oturduk konuştuk, beni sevmişti, anladım.. Artık her akşam kulübesine dönerken bana uğruyor bir, iki saat oturup sonra gidiyordu.. Bir gün Edip Bey "Bundan sonra senle, artık Almanca konuşacaz kardeş!" diye tutturdu.. Ben biraz hım, kım ettim ama "ne gerek var hocam ya!" diyemedim.. Her gelişinde artık iki Türk dükkanda deli gibi Almanca konuşuyorduk..
    ***
          Onun deliliği tescilliydi ama ben daha çok konu komşu ne düşünüyor? Diye tedirgindim.. Edip Bey, akıcı güzel bir Almanca konuşuyordu, fakat konuştuğu dil oldukça eski bir dildi, taa Nazi Almanya'sı zamanından kalma bir dil.. Bunun pek önemi yoktu aslında, hatta konuşmasına daha da bir güzellik, bir renk kattığı söylenebilirdi.. Şöyle yani; benim yaşımda birinin Türkçe konuşmasıyla genç bir delikanlının konuşması arasındaki fark gibi.. Yani ben "imkansız' derken, diğerinin "olanaksız'demesi gibi bir fark..
    ***
          Ve günün birinde, bir akşam vakti biz Edip Bey'le öyle bir kavgaya tutuştuk ki kimsecikler ayıramadı.. Konu "Kibrit' idi, o kibritin; kullanılan Almanca da "zündholz" olduğunu iddia ediyor ben ise gençliğin de verdiği aptalca bir inatla "hayır!" diyordum "streichholz"!..Tartışma komşuların araya girmesine rağmen dükkanın dışına kadar taştı.. Edip bey o kadar sinirlenmişti ki, ayağından çıkardığı lastiğini dükkanın camına fırlatmaya bile kalktı, neyse Allahtan komşular araya girdiler de, kavga bitti.. Edip Bey'i bitişikteki komşum Bakkal İsmail Günaydın'ın Dükkanı'na götürdüler..
    ***
          Üç, beş dakika oturduktan sonra Edip bey'in tekrar yanıma geldiğini gördüğümde "eyvah! Şimdi boku yedik!" diye düşünmüştüm.. Ama hiç de düşündüğüm gibi olmadı; "Sepeti almaya geldim kardeş! Dedi ve sonrada ekledi çok ayıp ettin kardeş!" "bir daha da gelmem artık dükkanına!".. O günden sonra bir daha da gelmedi yanıma.. Bir kaç ay sonra ben özür falan diledim barıştık.. Gerçekten ayıp etmiştim, hayatta her şeyini kaybetmiş, elinde yaşamını sürdüreceği tek sermayesi yabancı dili kalmış birine böyle davranmamalıydım.. Edip beyi hatırladım, yazmak istedim birden.. Allah rahmet eylesin ona ve cümle kaybettiklerimize.. Hoşça kalın..

                                                              Erdoğan MÜHÜRCÜOĞLU

          15 Haziran 2009 tarihinde 46 yıl sonra anıları tazelemek için Bolu'ya gelen eğitim gönüllüsü iki bayanın fotoğrafı gazetemizin yapmış olduğu bu haberde yer alıyor.  

          46 yıl öncesini yadettiler
      
        1963-64 yıllarında Amerika'dan gelen Barış Gönüllüleri arasında yer alan ve İngilizce öğretmeni olarak görev yapan Carolayn Wilson ve Emily Hradec 46 yıl aradan sonra Bolu'yu ziyaret ederek eski günlerini yadettiler.
    Amerikalı öğretmenler bir çok ülkede görev yaptıklarını, fakat Bolu'da yaşadıkları günleri unutamadıklarını anlattılar. Hatta 1963 yılında çok soğuk geçen bir kış mevsimini anlatırken bile yine titrediler.
        O yıllarda Bolu'da arkadaşlık ettikleri kişileri bulabilmeleri için Bolu Belediyesi'nden bu konuda yardım talep eden Carolayn ve Emily'e, Bolu Belediyesi Mehmet Yücetürk Sanat Merkezi Sorumlusu Siyami Palazoğlu yardımcı oldu. Palazoğlu Amerikalı eski öğretmenlerin akranlarının birçoğu hayatta olmadığı için o yılların öğrencilerinden birkaç kişiyi ancak bulabildi.
    İki gün boyunca Bolu'yu gezen öğretmenler, 46 yıllık Bolu özlemini giderdiler.      
     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Cafe Koltukları Cafe Sandalyeleri Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak