Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Fareler ve insanlar.. Bolu Panayırları (Mahya)..

Erdoğan Mühürcüoğlu

Fareler ve insanlar.. Bolu Panayırları (Mahya)..
    29 Mayıs 2013

           Bu sabah kalktığımda tam karşımızdaki arsaya yeni bir inşaat başladığını gördüm, kara yağız genç işçiler hava çok soğuk olduğu için önce kocaman bir ateş yaktılar, kendilerini inşaata getiren minibüsün radyosundan yayılan "Kütahya'nın pınarları harlıyor" türküsüne kendilerini öyle bir kaptırdılar ki "dönü dönüveriyorlar" caddenin ortasında.. Aralarında roman gençler de var.. Bir anda mahalle festival alanına dönüverdi.. Birkaç dakika öncesine kadar ıpıssız olan caddedeki gençleri izlemek için  herkes camlara balkonlara koşuştu.. Sabahın köründe bu soğuk havada zeybek oynanır mı be arkadaş..
            Bu havada Karadeniz havaları oynayacan ki iliğin kemiğin ısınsın.. Horon tepecen horon.. Bu ege insanına da akıl sır erecek gibi değil.. Geçen gün de bizim evin önüne tezgah açan pazarcılar eve çocuk göndermişler, bizim balkondaki saat yanlış gidiyormuş –bi zahmet Erdoğan abi pilini değiştiriversin diyorlar, kafaları karışıyormuş.. Balkona çıktım "Ne oluyo ?" diye.. Aşağıdan pazarcı sesleniyor "Abi ama olmazki ya !" diyor.. Geçen hafta da bizim saatin yüzünden tezgahı erkenden toplamış "Ara sıra bakıver şu saate!" diyor bana iyimi ?..
           Pek bu görüntüyle doğrudan alakası yok ama, nedense bu coşkulu manzara bana bizim panayırları hatırlattı; panayırlardaki gürültü patırtı, curcunayı.. Bizim çocukluğumuzda Bolu'da 15 gün süren panayır kurulurdu.. Bolu'dan 1970 yılında ayrıldıktan sonra bir gün duyduk ki artık panayır tarihe karışıvermiş.. Nasıl da dört gözle beklerdik panayırları ama hatırlıyor musunuz ?.. Panayır yerindeki dükkanların kurulması için kamyonlarla Aladağ'dan getirilen "Avla" ları görür görmez, bize göre panayır zaten fiilen başlamış sayılırdı..
          Panayırlar ilk kurulmaya başladığında taa ormanların derinliklerinden  getirilen avlalar, tahtalar nede güzel kokarlardı değil mi! ? Bütün Karaçayır'ı çam kokusu, çıra kokusu sarardı, ben hem o kokuyu hissetmek, hem de oradaki derme çatma dükkanların arasında oynamak, birde belediye tarafından dükkanların dağıtılması için ayaküstü yapılan açık artırmaları izlemek için giderdim..
           Kavgalı gürültülü geçerdi o dükkanların dağıtılması.. Birde, biraz daha arkada kalan artezyenin yalağında, buğday yıkayan "çanşa" köylülerini izlemek için.. Kimler olmazdı ki o dükkanların açık artırmalarında; Berber Mithat amcadan tut, Yanardağlar, Koca şekerciler, Rekor Kundura, Yahudi Salih Amcalar, Tenekeci İhsan, lokantacı Abdullah Arcak, İbrahim Kocagöz, Şekerci Kemalettin Ateşer.. En iyisi isimleri yazmaktan vazgeçelim, liste uzar da uzar, içinden çıkamayız..
           Panayırlarda siz hiç sigara tablalarına halka attınız mı ?.. Benim favorim bir halkacı çadırı vardı, hep oradan seyrederdim.. Kasnaklar, halkalar; şalvarlı, şişman, terlikli bir kadında dururdu.. olmaz ya, oldu diyelim, yanlışlıkla falan bir kasnak sigaraya tam geçti, kadın akıl almaz cilvelerle sigarayı almaktan sizi vazgeçirir ve bir elinizden tutarak! diğer elinize bir sıra halka daha tutuştururdu, ta ki sizde paralar suyunu çekene kadar, bütün paranızı burada bırakana kadar uğraşırdı..

          Bu namussuz halka da öyle cilveler yapardı ki, döner dolaşır daireler çizer, siz tam "geçti! derken yalpalayıp sigara paketinin tam köşesine oturuverirdi, tabi bu durumda yapacak bir şey yok, size düşen sadece -....godumun ! demektir. (Pardon) ya da tekrar tekrar denemek..
           Ben, zincirli uçan sandalyelere binmekten çok korkardım.. Bir kere binmiş çok kötü bir deneyim yaşamıştım da ondan.. İlk bindiğimde havalanırken epeyce korkmuş daha sonra yavaş yavaş alışmaya başlamıştım ki, arkamdaki sandalyede oturan iri kıyım bir adam musallat olmuştu bana..
          Hani bir film vardı belki izlemişsinizdir. Sarı kamyon muydu sarı araba mıydı neydi.. Bu kamyon bir arabanın peşine takılıyor, bir türlü bırakmıyor peşini, bir fırsatını yakalayıp uçurumdan aşağı yuvarlamaya çalışıyor.. Kurbanı nereye kaçsa o da peşinde.. Kabus gibi.. Külüstür sarı kamyon devamlı arkasında, işte aynı onun gibi herif benim yakamı da peşimi de bırakmıyor arada sıra da "korkma la ağanın !" diyor..
         Adam takmış kafayı bana, havada yakalayıp beni tekmeleyecek.. O kadar keyifleniyordu ki.. Bana kocaman ayaklarıyla ve olanca gücüyle tekmeyi atınca, benim sandalye kendi etrafında fırıl fırıl dönerek boşluğa uçuyordu.. Yani benim sandalye burgu gibi kendi etrafında döne döne uçuyordu çadırların üzerinde..
         Hani oyuncak arabaları kurarsın da bıraktığında uçar gider ya, aynı onun gibi.. Ben büzülmüş kalmışım.. Zaten zar zor kopardığım panayır harçlığının bu herif yüzünden ziyan olduğuna mı yanayım, başım dönmeye başladı yoksa ona mı..

          "Şimdi seni heser'e (Hisar) postalayan korkma!" diyor, zar zor düşme tehlikesi bile atlatarak beni yakalıyor "abisinin seni şimdi Dadıca gönderiyan!" "seni çakmaklara gönderiyan!" "seni Garacasu'ya gönderiyan!" diyor ben bir tekme darbesiyle guruptan koparak gecenin karanlığında en az iki metre kavis çizip yıldızların arasında süzülüyorum, bi yandan da korkuyla arkama bakıyorum, "Gene geliyamı du deli" diye.. Böyle saftirik adamların yüzünden bir daha da asla zincirliye mincirliyede binemedim..
          Hele bir de havaya beni fırlattığında "Büyük Ünal Tiyatrosu" nun üzerinde geçerken, çadırın tam ortasındaki sivri demire düşerim diye ne kadar korkmuştum.. Belki hatırlarsınız; Büyük Ünal Tiyatrosu'nun tabelasının en başında "Hisseli" yazardı, yani "HİSSELİ BÜYÜK ÜNAL TİYATROSU"nasıl bir hisseyse artık bu? Halbuki ben bu hisseli tiyatronun üzerinde uçarken içerdeki seyircilerden "Aç!aç!aç!!" sesleri yükseliyordu.. Tövbe, tövbe !!
          Şimdi aşağıdaki satırlarda birkaç yabancı isim falan geçecek, hemen sonunu beklemeden vazgeçivermeyin okumaktan.. Sonunu güzel bağlıyacam söz !.. Biraz da yabancı roman falan okuduğum belli olsun diye yapacam bunu.. "Aman ne kadarda kültürlü yaw ! Her şeyi de nasıl da biliya !" diyesiniz diye.. Aslında ben bu romanı 10-12 yaşlarındayken okumuştum..

         Keşke her bulduğumu da okumasaymışım, sonradan anladım; Hayatta takvim yaprağı bile okumayacan arkadaş ! Hiçbirşey okumamış olsan elifi görsen mertek zannetsen var ya ; kafan bi rahaaat, bi rahaaat..

          John Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar Romanı var meşhur.. Eğer onu okuduysanız hatırlarsınız.. Orada iki arkadaş vardır.. İki arkadaştan birinin adı Corc (okunuşu) iri yarı olanın adı ise Lennie'dir.. Lennie, zeka özürlüdür, görünüşü kocaman bir adam gibidir, fakat küçücük bir çocuğun zekasına sahiptir.. Lennie'nin bu geri zekalı halleri Corc'un sürekli başının belaya girmesine sebep olur..

         İşte tamda o roman kahramanının benzeri bir arkadaşım vardı benim.. O kadar saçma sapan şeyler yapardı ki, vallahi John Steinbeck onu tanısa, romanından kendi kahramanını çıkartır, benim arkadaşımı koyardı onun yerine.. Yani olurda bir adam bu kadar mı geri zekalı olur.. Bir gün benim bu arkadaşım bana kafayı takıyor, benim bayağı bir sıkıntıda olduğumu zannedip, kendine dert ediyor ve durduk yerde bırak Türkiye'yi, dünyada bile eşine ender rastlanacak bir iş yapıyor..

          Dünyada bile eşine menendine rastlanmayacak bir iş yapıyor dedik ya, Bolu'da resmi bir kuruma gidiyor ve orada "Danışma" da bir beyin ismini vererek özel bir konuda görüşmek istediğini söylüyor.. Benim bu geri zekalı arkadaşımı ciddiye alıyorlar yakasına bir "ziyaretçi" kartı iliştirip o beyin yanına götürüyorlar..

          "Hadi canım sende!" falan demeyin, vallahi aynen böyle oluyor.. Sonra orada arkadaşım başlıyor saçmalamaya "Benim bir arkadaşım var sizin kızınızla arkadaşlar, kendisi çok iyi bir çocuk fakat son günlerde başka serseri bir delikanlı peydah oldu ve kızınızı arkadaşımın elinden almaya çalışıyor ve ben bu duruma çok üzülüyorum, arkadaşımı çok sevdiğim için buralara kadar geldim" anlamına gelecek şeyler söylüyor, hatta; "Kızınız da arkadaşıma o kadar ilgi duyuyor ki onun adını sağa sola, duvarlara kapılara yazıyor diyor ve siz kızın kulağını bir buruverseniz o çocuğa yüz vermese" demeye getiriyor..

          Arkadaşım oradan ayrıldığında yakasındaki "ziyaretçi" kartı hala duruyordu, kaçarken çıkartmaya fırsat bulamamış ve birkaç gün babasının güneş gözlükleriyle dolaştıydı, morluklar belli olmasın diye.. İşin ilginç tarafı kızın peşinde olmakla suçladığı genç de birkaç gün güneş gözlükleriyle dolaştı..
          -Eee peki ben ?
          -Bende bir şey yok.. Ben burada "Ediz Hun" oluyorum

         Hep bir şarkı sözüyle bitirmek "gıyak" oluyomuş, öyle deya arkadaşlar! yine öyle bitirelim bari..
    -İnan ki ağlamadım, hüzünlüyüm sadece... yok be! bu şarkı buraya gitmedi.. Zaten bugün onu sayfamda paylaştım kimse beğenmedi..
    -Sarı gülüm kokmaz mı,
    -Aşkı beni yakmaz mı,
    -Uçup giden sevgilim;
    -Acep bana bakmaz mı.. Bu şarkı güzel işte.. İsmet Nedim'in şarkısı.. bir zamanların güzel şarkısıydı, İsmet Nedim de acele acele, farklı bir tarzda okurdu bu şarkıyı.. heyecanlı heyecanlı okurdu..
                                                     

                                                                                  Erdoğan Mühürcüoğlu

    • İBRAHİM ATALAY31 Mayıs 2013 . 10:56

      çok harika tarzda, anılar yazıyorsunuz, size teşekkür eder selam ve sevgilerimi, sunarım...,
    • Fahri ULUDAĞ31 Mayıs 2013 . 10:23

      Sayın Mühürcüoğlu'nun nükdedan yazısını bugün okuduğumda,  gözlerimden yaşlar gelesiye kadar güldüm. Çocukluk yıllarımı yaşadım. Mest'oldum. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Yazılarının devam etmesini isterim. Bu tür anı yazısı yazabilenler lütfen esirgemesinler!......  
    • Tual Tükan30 Mayıs 2013 . 08:48

      Bu adamı tanımak isterdim, hakkında biraz ağır konuşulmuş ama saf-i Türk insanının samimiyeti işte, oda kötü niyetli yapmamış belli.
      “Şimdi seni heser’e (Hisar) postalayan korkma!” diyor, zar zor düşme tehlikesi bile atlatarak beni yakalıyor “abisinin seni şimdi Dadıca gönderiyan!” “seni çakmaklara gönderiyan!” “seni Garacasu’ya gönderiyan!”
    • bi günde resmini goy 29 Mayıs 2013 . 11:40

      erdoğan mühürcüoğlu bi gunde resmıni goy be herkes sızi bi tanısın merak edenler var kim bu diye goy bi resim gitsin be abi slmlrr hoşcakalın herşey gönlunuzce olsun
    • Nazim KARANFİL29 Mayıs 2013 . 09:45

      Satırları okurken birden çocukluk yıllarım aklıma geliverdi.O zamanlar nasılda dört gözle beklerdik panayırın başlamasını. Şimdi düşünüyorum da çok güzel günlermişti o günler. Bir anda olsa o günleri yad etmek güzel şey. Teşekkür ederim.
    • Ali Yılmaz29 Mayıs 2013 . 09:34

      Panayırdaki hala kokusu ve tadını unutamadığım pidecileri, Günümüzde modernleşip tandır kebabı ismini alan PİRAN'ı unutmak mümkün mü?
    • nijat çelik29 Mayıs 2013 . 08:29

      bukadarmı güzel anlatılır.teşekkürler erdoğan bey adeta o anları bizlere yeniden yaşatığınız için..ne güzeldi.dönerkende fayton arabalarına binmek atların inanılmaz ritimleri..hele bide köfter,cevizli veya pamuk helvada aldıysak.... o güzellikleri yaşadığımız için kendimi çok şanslı hissediyorum...teşekkürler güzel insan teşekkürler..selam ve sevgiler

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak