Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Arınma gecesi.. Tuna Kahvesi.. Yangın..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    23 Eylül 2013


         Dün gece, bir şiirden aklımda kalanlar dilime pelesenk oldu.. Siz de de öyle olur mu bazen?. Hayır, delirecem ondan korkuyorum, işin kötüsü evde de yalnızım. Birde 'Delilik' bizde genetik geçiş yoluyla kuşakta kuşağa taşınıyor, böyle de bir risk var yani;
    'renk renk fener asmışlar kuru dallara,
    'yalanları salmışlar yollara,
    'hepsinin de kuyruğu telli pullu. 
    ***
          Dün gece elektrikler kesilince saatlerce karanlıkta kaldım, mum ışığında.. Ne siyaset ne spor, ne internet ohh bir ferahladım ki, sormayın. Memleketin bütün yükü benim sırtımdaymış meğer.. Düşündüm de; Bizim evde eskiden en önemli eşya, lüks lambamızdı. Sarı desem değil, kırmızı desem o da değil, öyle acaip renkte bişey. Camının üzerinde şapkası da olan bir lamba. Şapkası vardı da gömleği yok muydu? Olmaz mı? Gömleği de vardı bizim lambanın. Lambamız yandı mı korkularımızdan, garipliğimizden sıyrılıverirdik.. Daha önce de anlattım ya hani; biz çocukken bahçemizdeki mezardan çok korkardık, özellikle de geceleri.. Hem mezardan hem de karanlıktan.. Lüks yandı mı 'ohh bee!" derdik, rahatlardık.. Artık istediği kadar döşeme tahtaları gıcırdasın, rüzgar istediği kadar ıslık çalıp camlarımızı kapılarımızı, tıkırdatsın..
    ***
         Buradan hemen bir başka konuya atlasam diyordum ama 'lüks'ü anlatıp bizim çilekeş gaz ocağından bahsetmemek olmaz. Kadınların eli ayağı her şeyi olan gaz ocağına saygısızlık olur. Yemek pişirilen, ağlaması durdurulamayan çocuklara 'Hararot' kaynatılan, üç ayaklı, her yere taşınabilen pratik mucize alet.. Ben de sanki herkes 'Hararot' tan anlarmış gibi Hararot kaynatırlardı çocuklara diyorum.. Fırtınalı gecelerde, yağmurlu, karlı gecelerde, elimizde lüks lambasıyla evden eve koşturmalarımızı hatırladım. Bahçede Erik ağacının altında oturduğumuz, yemek yediğimiz yaz akşamlarını da.. 'Fenerle evden eve koşturmalarımız' deyince 'Seyfi Baba' geldi aklıma.. Hani diyordu ya Akif;
    'Geçen gün eve geldim,
    'Dediler Seyfi baba,
    'Hastalanmış yatıyormuş.
    'Nesi varki acaba?
    'Bilmem, oğlu haber verdi geçerken bu sabah...
    'Keşke ben evde olsaydım. Üzüldüm be vah vah!
    'Bir fener yok mu, verin, nerde sopam? Kız çabuk ol!..
    ***
           Hatırladınızmı bu şiiri.. Orada da karanlık, perişan bir sokak tasvir ediliyordu.. Yağan yağmur, su birikintileri falan.. Şiirin giriş kısmını kesin yanlış yazmışımdır. Olsun ! hatırlayabildim ya ona şükür. Didem düzeltir nasıl olsa..
    ***
         Lüks, her evde olmazdı. Gaz lambası her evde vardı ama lüks öyle değil.. Depoda basınç azalınca, 'garç gurç' diye pompalayarak hava basardık.  Çıkarttığı 'tıssss' sesini de unutmamışım. Bu sese uykum gelirdi hemen.. Elektriklerin kesilmesi neler getirdi aklıma bee ! Arızalanan lambayı Sultan Hamamı'nın köşesindeki dükkana, Refik Usta'ya götürüşümüz; yine bu tür tamirat işleriyle uğraşan Tabaklar Mahallesi'nden deli Şemsi; 'külüstür' bir tabancayı tamir ederken yakalanan Refik Usta ve onun polislerin arasında cezaevine götürülüşü. Daha buna benzer bir sürü şey.. Neredeler şimdi? kala kala bir tek anıları kaldı..
    ***
           "Lambaya püf de!" diye de bir şarkı vardı değil mi? hatta yasaklandı falan diye duymuştuk. Ha bir de "Lamba da şişesiz yanmaz mı?" diye. Kahve değirmeni, de o zamanların kıymetli araçlardandı ama, olmasalar da olurdu. Pek fark etmezdi yani. Kıyma makinası da.. Buzdolabı zaten kimsede yoktu ki, ne yapacan kıyma makinasını !. Şeref Abi'den mi yoksa 'Yahudi Salih" Abiden mi alınırdı tam hatırlayamadım; eve gelen çekirdek kahveler tavada kavrulur, sarı, pirinç el değirmeninde, dizlerin arasına sıkıştırarak çevrilir, öğütülürdü. Bırakın evi, sokağı bile mis gibi kahve kokusu sarardı. Yıllar sonra Peder o kahve değirmenini arkadaşı kahveci Osman Can'a sattı, öyle hatırlıyorum. Basit, dümdüz ama mutlu bir yaşamdı.. Sizce de öyle değil miydi? Hiçbir eşyayı almak için çok paraya ihtiyacınız yoktu. Sıkıntıya girmenize de gerek yoktu, kredi kartlarına da senetlere de sepetlere de..
    ***
         Eskiden yaşanan fukaralığın tam anlaşılabilmesi için İstiklal Harbi'nde Bolu Belediye binası önünde yapılan konuşmadan bir pasajı paylaşıyorum burada. Konuşmacı, o sıralar Bolu'da yaşayan Mehmet Akif Ersoy'un damadı Mithat Âkif Bey'dir. Konuşmasında Bolulular'ın dişinden tırnağından artırdıkları paralarla satın aldıkları ve Türk Ordusu'na cepheye gönderecekleri malzemelerin listesini okuyor.
    1.000 kıyye tütün= (1280 kg)
    1.200 paket sigara,
    10.000 adet sigara kağıdı,
    10.000 kutu kibrit,
    5.000 dikiş iğnesi,
    5.000 makara,
    5.000 mektupluk zarf
    1.000 lira para (Bolu'lu öğrenciler tarafından Yunan işgali altındaki Bursa'da ilk Türk Bayrağı'nı asacak askere hediye edilmek üzere toplanan)
    ***
          James Demonaco diye bir herif var; siz benim ona herif dememe aldırmayın. Ben kendimi önemsemek için öyle diyorum. Bu James Demonaco önemli bir adam sinemacı, recisör!. Son filmi "Arınma Gecesi" gecesi diye bir film çekmiş. Ama film her zaman izlediklerimizden değil, öyle pek alışık olmadığımız türden bir film. Filmi baştan sona izleyemedim, Torunun sık sık çişinin gelmesi keyfimi kaçırdı. Eskiden bizim çocukluğumuzda görürdük; sinemaya giden aileler yanlarında bir de gazoz şişesi götürürlerdi, hatırlar mısınız? Bu yaşıma geldim hala daha gazoz içerken hemen o sahne gelir aklıma, çiş yapma sahnesi. Daha çok da maden suyu içerken..
    ***
          Filmi diyordum, konu aşağı yukarı şöyle; Amerikan Hükümeti polisiye olaylarla başa çıkamadığı için Senato'dan bir kanun geçiriyor, bir yasa çıkartıyor. Bu yasaya göre, her yılın sadece bir gecesinde,12 saatliğine, cinayet de dahil, her türlü suçu işlemek serbesttir.. Belirlenmiş o saatler arasında işlenen suçlardan dolayı kimse suçlanmayacağı gibi ne polis ne itfaiye ne de sağlık kurumları mağdur olanların yardımına gelmeyecektir. Şiddetin ve suçun her yeri sardığı bir gece yaşanacaktır filmde.. "Yılda bir gece, her türlü suçu işleme hakkınız olsaydınız ne yapardınız?" gibi bir soruya cevap aranıyor bence..
    ***
         Herşeyin serbest olduğu 'arınma gecesi' adı verilen bu gecede insanlar içlerindeki kötü duygulardan, kin, intikam, şehvet gibi duygulardan kurtulacak, ferahlayacaklardır, bu amaçlanmıştır. Tahmin edebileceğiniz gibi, 'tuzu kuru' olan varlıklı ve itibarlı aileler korunaklı ve güvenlik önlemleri alınmış mekanlara çekilirler. "Fakir, fukara" takımı ise (garip gureba'yı da biz ekleyelim) her zaman olduğu gibi orta yerde kalmışlardır 'her türlü tehlikelere açık' olarak.. Bundan sonrasını filmi izlemek isteyenler olabileceğini düşünerek anlatmayalım isterseniz..
    ***
         Tamam bundan sonrasını anlatmayalım ama; ben bizim Şinasi'ye de anlattım filmin konusunu. Onun kafasına yattı bu senaryo.. Sanki bir gün bu senaryo gerçek olabilirmiş gibi 'Adriana Lima' nın nerede oturduğunu sormaya başladı. 'Abi gider miyiz? diye soruyor. 'Pek kolay bulamayız herhalde ama takma kafana ! dedim 'n'apalım bunda da vardır bir hayır der döneriz . Aslansın be abi !" diyor. 'Kendisini bulamazsak arabasını çizeriz!. Maytap geçiyor benimle, anlamıyorum sanıyor..
    ***
         Aslında, bugün yazmaya başlarken Bolu'nun ağır abilerinden 'Boyundurlu Ahmet'i yazmayı düşünmüştüm. Bu konudaki bilgilerimin çok eksik ve yetersiz olduğunu fark edince vaz geçtim. İleride belki biraz daha malzeme topladıktan sonra yazma imkanı buluruz.. ***
              Yeni Sinema'dan Mahfel'e doğru o yıllarda 'afilli' gençlerin çıktığı bir kahvehane vardı 'Tuna kahvesi'.. Yani, Yeni Sinema'dan Anıt Park'a giderken sağdaki sokağa sapmadan devam ediyorsunuz, üç dört apartman ileride, sağda bir yerdeydi. İşsiz güçsüz insanlar, okul kaçkını gençler kahvehanenin önünde otururlar, geleni geçeni dikizleyerek sohbet eder vakit geçirirlerdi. Bana mı öyle geliyordu, yoksa gerçekten mi öyleydi, o kahvehanenin önünden geçerken, kapının önünde oturanların bakışlarından, sizi tepeden tırnağa süzmelerinden rahatsız oluyordunuz. Özellikle genç kızların izlendiklerini hissedip 'şurayı bir geçseydik hayırlısıyla ! diye düşündükleri bir yer yani..
    ***
          Hatta arada bir 'gemi azıya alan' birkaç gencin, kızlara laf attığını bile olurdu burda. Ben bile kızlara laf atmayı orada öğrenmiş, daha ilk denememde, kalın bir okul kitabını kafama yiyince bir daha aynı şeyi yapmaya cesaret edememiştim. İki hata yapmıştım; birincisi 13-14 yaşlarındaydım kız ise en az 17-18. İkincisi; ben kahvehanedeki ağabeylerden öğrendiğim gibi horoz gibi çatlamış bir sesle pantolonlu kıza 'Abla jipon'un sarkmış, görünüyor! demiştim. Kız eve gittikten sonra kurmuş çakmış, ertesi günü beni caddede yakalayıp 'Gel lan bakalım buraya! Sen ne dedin bakalım dün bana !" deyip kitabı kafama geçirmişti..
    ***
          O kıraathanenin iki üç simge kişisi vardı. Birincisi elinde bir çomakla sırtını duvara dayamış oturan 'Jak', ikincisi, deri yelek, fitilli kadife pantolon, ve dazlak kafalı 40-50 yaşlarında esrarengiz görünümlü ayakkabı boyacısı. Üçüncüsü de belden aşağısı tutmayan, iki baston üzerinde aklınıza gelebilecek her türlü akrobasi hareketlerini rahatlıkla yapabilen bir adam, sarışın biri. Bu orta yaşlı ayakkabı boyacısının sırrını kimse o yıllarda çözememişti. Güzel cümleler kurarak konuşan, giyiminden, kuşamından, davranışlarından gün görmüş biri olduğu izlenimi veren bu ayakkabı boyacısı kimdi? Bolu'da ne işi vardı? Hatırlayanlar vardır; Polis bile bu yabancının esrarengiz bir tarafı olduğunu düşünüp, sık sık bir bahaneyle karakola çağırır kim olduğunu anlamaya çalışırdı..
    ***
          Ama biz adamın sırrını 'anında' çözmüştük. Bu olsa olsa bir 'casus' olabilirdi, bir Rus casusu, James Bond filmlerinde gördüğümüz türden bir ajan. Bizim Bolu'lular ikide bir ihbarda bulundukları için, adamı boya sandığı omzunda oflaya, puflaya karakola girip çıkarken görürdük hep. Bizim Edip Bey'in bile casus olduğu rivayetleri ortalıkta dolaşmıştı bir ara hatırlar mısınız?. Sonradan boyacının bir takım ailevi nedenlerle evinden, ailesinden uzaklaştığı, hayatını idame ettirebilmek için bir süreliğine boyacılık yaptığı anlaşılmıştı. Daha sonra da zaten kayboldu, ortalıkta görünmedi..
    ***
          Belden aşağısı tutmayan çift bastonluya gelince; İlk gördüğünüzde bir iteklemeyle devireceğinizi düşündüğünüz bu adam hiç kimsenin ummadığı 8-10 kişilik kavgaların arasına dalıyor rakiplerini ikişerli üçerli sağa sola fırlatıyordu.. Farkındayım biraz 'Evliya çelebi' nin abartılı anlatımları gibi oluyor ama, ne yapalım, durum böyleydi yani. Bir defa adam değneklerini öyle bir kullanıyordu ki değme Şövalyeler kılıçlarını onunki kadar ustalıkla kullanamazlardı.. Herif bir değneğinden destek alarak havaya zıplıyor, ikinci değneği ile de birinin kafasına darbeyi indiriyordu.. Bu kişinin de yine zaman zaman polisle başının derde girdiğini ve bir süre ortalıktan kaybolduğunu hatırlıyorum..
    ***
          Bolu'da eskiden apartman, mapartman olmadığından fakir, zengin, işçi, memur herkes aynı mahallelerde aşağı yukarı birbirine benzeyen kapıları 'şakşaklı' pencereleri 'cumbalı' ahşap evlerde oturur, aynı çeşmeden bakraçlarına, ibriklerine su doldururlardı. Yani Vali'nin dışında herkes bu mahallelerde, Arnavut kaldırımlı bu sokaklarda otururdu. Bizim sokağın kısmetine o yıllarda bir milli eğitim müdürü, bir senatör, birde sivil savunma müdürü düşmüştü. Hafızasını birazcık zorlayanlar Fahri Bey'i mutlaka hatırlayacaklardır. Ben onu, 45-50 yaşlarında, yalnız yaşayan, asabi mizaçlı biri olarak hatırlıyorum. İşe gidiş gelişlerinde onu 'baston yutmuş gibi' yürürken, sanki bir bandonun önündeki 'Majör' gibi uygun adım yürürken hatırlıyorum. Birde bizim eski belediye başkanlarından rahmetli İsmail Özer benzer şekilde baston yutmuş gibi dimdik yürürdü..
    ***
         Bir gece sabaha karşı Fahri Bey'in kiracı olarak oturduğu üç katlı ahşap evde büyük bir yangın çıktı. Bekçi düdükleri, ağlayanlar, bağıranlar, çağıranlar ortalık kıyamet günü gibi. Her kafadan bir ses çıkıyor, komşular evdekileri uyandırıp, onları kurtarmaya çalışıyordu. Biz Dülger Osman'ı, Yorgancı Temel'i, Kamyoncu İhsan'ı evin katları arasında, alevlerin içinde sağa sola koşuşurken izliyorduk. Bir süre sonra evin boşaltılıp kimsenin kalmadığı düşünülürken, katlardan birinde Fahri Bey'in silüeti tekrar fark edildiğinde bağırışmalar başladı.. 'Yahu bu adam şimdi burada değil miydi? ne zaman atladı gitti içeri!.."
    ***
          Bir iç donu, bir fanila ile sokakta onu titrerken görenler 'bak gördün mü? koskoca sivil savunma müdürü yarı çıplak görünmek istemedi, giysilerini kurtarmak için yeniden eve daldı !" diyorlardı. Bu yangın sırasında sabaha karşı orada koşturanların arasındaydım. Çok yakın komşularından olduğunu bildiğim için bizim Remzi Evren'in de oralarda olduğunu sanıyorum. Remzi Evren'in babası o zamanlar itfaiyede görevliydi ve bu yangında da her zamanki gibi yine başrollerdeydi.
    ***
          Remzi'nin babası, Fahri Bey'i evin merdivenlerinde sırtlayıp dışarıya doğru taşırken, Fahri Bey kafası karışmış bir yüz ifadesiyle, koltuğunun altındaki şemsiyesini sımsıkı tutarak, olmayan gömleğine kravat takmaya çalışıyordu. Yine üzerinde bir don ile alevlerden kapkara olmuş bir faniladan başka bir şey yoktu. Sanırım hala şoktaydı ve alkışlarımıza el sallayarak karşılık vermeye çalışıyordu.. Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun (Sürç-i lisan ettikse affola diyelim peşinen)
    Hoşça kalın..

                                               

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak