Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Fare.. Tellal.. Şefik Bey.. Truva Eşeği..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    12 Mayıs 2014

           Eski bir gazete okudum bugün, 1933 yılının gazetesi.. Gazeteye Bolu Belediyesi bir ilan vermiş.. Belki ilginizi çeker diye aşağıya koydum o ilanı.. Bana çok ilginç geldi bir de siz bakın isterseniz..
    ***
             İLAN..
             'Bolu Belediyesi'ne ait kırk bir loca bir paradi ve salonu ve salona bitişik olarak beş oda ve bir sahneyi ve bahçeyi havi ve elektrik ve su tesisatı mevcut olan sinema binası 11 kânunu ev ve l 933 pazartesi günü saat on altıda Bolu'da ve Daimî Encümen huzurunda verilen bedel haddi lâyik görüldüğü takdirde ihalesi yapılmak ve üç seneden fazla olmamak üzere kiraya verilmek üzere kapalı zarf Şifre Başkâtibi Mehmet Arif Efendiye müracaatlerı lüzumu ilan olunur..'
    ***
           Paradi Fransızca kökenli bir kelime, tiyatronun en üst balkonu. anlamına geliyor. Bir tiyatronun en üst kattaki en ucuz yeri anlamına yani.. Adam o yılların bir kaç bin kişilik şehrine böyle görkemli bir sinema yapmış, gazeteye verdiği ilanda Fransızca kelimeler falan.. Daha önce de söylemiştim; ben ilk defa şehir sinemasında film izledim.. 'Gong' dan sonra salon zifiri karanlığa bürününce korkup zor atmıştım. kendimi dışarı.. Herhalde herkesin de bir sürü anısı vardır o yıllardan kalan..
    ***

            FARE..
            Arkadaşa 'Bizim nesil çok sağlam çıktı; dayanıklı çıktı dedim de yüzüme baktı kaldı. 'öyle deme be abi' dedi 'ağlarım bak şimdi'.. Eski zamanları bugünün şartlarıyla kıyaslamaya falan çalıştık arkadaşla; olmadı, uymadı, uyduramadık.. Gençlik yıllarımızda, heyecanlarımızla, hislerimizle sevdalarımızla dopdolu olduğumuz günleri, bir o yana bir bu yana yaprak gibi savrulduğumuzu.. 'Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandık mı?' derken, hep tersten esen rüzgarlara yakalandığımızı konuştuk..
    ***
           Bizim evin arka sokağında, elinden her iş gelen, kır, pala bıyıklı bir ihtiyar otururdu.. Bir şeyler anlatırken eğer dikkatin dağılmışsa "Aloooo! kime deyan" tarzında uyarılar yapan, biraz da palavracı biri.. Çift kırma tüfekle güya taa ileride 'Çarşambalılar'ın duvarına yumurtayı dikmiş de bir atışta patlatmış, o tarz biri.. Gören eden de yok nasıl olsa, salla gitsin..
    ***
           O zamanlar yanında oturan diğer komşularında başlarını sallayarak onayladıkları bir olay anlatmıştı.. Güya bir gün bunlar kapının önünde kilim sermiş oturuyorken, bir 'gavur kızı' elinde 'kumpas ve mezura' çıkmış gelmiş bunların yanına.. Selam aleyküm-selam dan sonra bunu buyur etmişler.. 'Birbirimizin suratına 'çildir, çildir' bakduk, çay vedük içti, gızılcuk çorbası vedük, yidi, ayakkabılarının altını bile çakıvedim kapının önünde..' Kız, elllerini kollarını da kullanarak uzun uzun bir şeyler anlatmaya çalışmış; ama kimse bir şey anlamamış.. Sonunda çantasından kese kağıdına sarılı kocaman bir 'sıçan' çıkartınca kadınlar 'Amanıııınnn diye 'cırlayarak' sağa, sola kaçışmışlar.. Sonra da 'hadi gözel gızım sen git' demişler 'işine geç galıvörsün..!
    ***
           Çok uzun zaman geçmiş üzerinden ama 'bir bakayım şuna' dedim.. Biraz kurcaladım sonunda buldum Avusturyalı kızı.. Hakkaten adamın anlattıkları noktasına virgülüne kadar doğru.. Avusturyalı genç bir kız Anadolu'daki fareleri incelemek için 1933 yılında gelmiş Türkiye'ye. Ve kim akıl verdiyse öncelikle de Bolu'yu seçmiş.. 'Neuheuzer' îsminde Viyana'lı yüksek ziraat mühendisi bu genç kızın amacı fareler hakkında bilimsel bir kitap yazmakmış.. Bolu'da bizim 'fare'lerle epey uğraştıktan onları ölçüp, biçip fotoğraflarını çektikten sonra bazılarını da memleketine götürmüş..
    ***
          Yabancılardan açılmışken; geçenlerde bir yerde anlatılmıştı.. Fransa'ya yerleşen Bolulu Ermeni bir kadın var, Bolu'dan Gavurlar Mahallesi'nden.. Bu kadın Akdeniz gemisinde aşçı başı olan Bolu'lu Aydemir usta ile tanışmış.. Aydemir usta bakmış ki kadın Bolu'yu çok özledim diye anlatıyor, merak edip oturmuş yanına.. 'Bolu'dan ayrılırken 'Büyüksu' da derenin tam üçgen yaptığı bir yerde, bir söğüt ağacının dibine teneke ile altın gömdük' diyormuş kadın, 'dönünce alırız diye..!'
    ***
           Kadının iki oğlu tutturmuşlar bir ara, illa 'Bolu'ya gidelim altınlarımızı çıkartalım' diye.. ama; anlaşılan o ki, gelememişler.. Kafama takıldı bu konu.. Bir yandan da; 'yıllar geçti, altın mı kalır, derenin yatağı bile değişmiştir diye düşünüyorum.. Zaten Başkan duyduysa çoktaaan 'çevre düzenlemesi' diye dalmıştır kepçelerle.. Aslı astarı olmayan şehir efsanesiymiş meğer, hava civa yani..
    ***

           BÜYÜKSU..
          'Büyüksu' deyince ılıcaya yayan gittiğimiz zamanlar olurdu.. Aktaş da 'teneke Ayhan' abinin, evlerinden kurtuluverince yol ıssızlaşır bi korku sarardı içimizi.. Şimdiki gibi 'cas cavlak' bir yol değildi orası.. Kavak ağaçlarının arasından yürünen, ağaçlardan gökyüzünün zor göründüğü bir yoldu.. İşin kötüsü biraz ileride "Erenler" olarak bilinen iki tane de mezar var, hakkında bir sürü ürkütücü hikayeler anlatılan hem de.. Çocuk aklı 'biz kaçarsak, yatırlar da bizi kovalamaya başlarsa' korkusu.. Fatiha okumadan, 'destuuur! çekmeden geçmiyoruz ama, belli mi olur ters bi taraflarına denk geliriz.. Yol kenarından kesilen yüzlerce kavağın hesabını tutar bizden sorarlar 'lan kerhanacılar n'aptınız bizim kavakları diye peşimize düşerler.. Bu devirde kim kimi yakalarsa, 'titan titana'..
    ***
          Yeri gelmişken; bu yatırlardan biri, 1483 tarihinde vefat eden, Kasım bin Hacı Hamza'ya aitmiş, "Kasım Dede Türbesi" de deniyor.. İkinci mezara da, 'Ak Türbe' dendiğini biliyorum ama o mezar kime ait onu bilmiyorum.. Burada 1677 tarihli iki mezar taşı varmış eskiden.. Belki hala daha vardır.. 1921-22 tarihli Bolu salnamesinde bu mezarlardan bahsediliyor, yukarıdaki bilgiler de oradan zaten..
    ***
           Eğer Minibüsle gidiyorsan, hele de Zeynullah'ın minibüsünde motorun da üzerini kaptıysan köprüye gelince gözlerini sımsıkı kapatacaksın; kapatacaksın ki, tam köprüden geçerken koca minibüs hafifçe yükselip sonra tekrar alçalacak.. İçin bir hoooş oluverecek.. Hani rüyanda yüksek bir yerden düşersin de tutunamazsınız, onun gibi..
    ***

           ŞEFİK BEY..
           Nostalji güzel şey be kardeşim, gözlerinizi kapatıp Konuralp Caddesi'nde Birlik Apartmanı'nın balkonundan rahmetli Şefik Abi'den Tangolar dinlemek istemez misiniz? Balkonda içkisini yudumlarken ve akerdeonu ile çalıp ayağı ile tempo tutarken mesela? Briyantinli saçlar, boynunda, fular ve olanca kibarlığı ile.. Öyle iştahlı, öyle kendini kaptırmış çalarken ve Balkondaki güvercinlere 'gırgırına' 'Güvercinleriiimm ! diye seslendiğinde kuşlara mı, Üniversiteli genç kızlara mı seslendiği tam anlaşılamayan.. 'hahhayyytt..! Akordeon boynunda, tangolar, valsler.. Evin ufacık balkonunda hem de.. Şaka bir yana; Orman İşletmesi'nin Abant kampında büyük bir ateş yakılırdı geceleri.. Rahmetli Şefik Abi'yi orada akordion çalarken de çok dinlemiştik..1999 Kasım depremiyle her şey yok oldu gitti.. Sadece bu soluk fotoğraflar kaldı belleklerde..
    ***
          Elmalık Orman İşletmesi'ndeki işini bırakıp İstanbul'a giden, Tarlabaşı'ndaki Roma Oteli'nde çalışan 'Karacehennem' Kemal abiyi anlattın.. Hatta yangın çıkınca oteldeki Bolu'lu müşterilerin pencerelerden 'don'cak' atlayıp kaçtıklarını da anlattın.. 'Arkadaş' diyor, 'böyle olmaz, 'biraz da bizim o taraflara gel.. Akpınar, Karaçayır, Tabaklar, Aktaş.. Buralarda dönüp, dolaşıp duruyorsun.. Gölyüzü yok mu? Karamanlı yok mu? Sağlık Mahallesi, Borazanlar yok mu..? 'Tamam' dedim, 'haftaya bir İskendurun hikayesi anlatayım da gör sen gününü, hem de Kör Saip Abi'de olacak içinde, Borazanlar Mahallesinden deli Attik vardı onu da anlatırız.. Biraz tırstı, 'yok ya! diyor 'Sen nereden bilecen İskenderun'u.. Sonra karıştırma şimdi Emini, Şadi'yi falan..!


             TRUVA EŞEĞİ..
             Ramazan topunu Akpınarlı 'Deli Hacı' atarmış eskiden.. Hisar'dan atılan top, şehrin her mahallesinden duyulurmuş. Fakat bu 'Deli Hacı' Topla, barutla falan çok uğraştığından ve çok da 'matrak' bi adam olduğundan Bayramlarda 'Truva at'ı' gibi tahtadan bir eşek yapar, her tarafına fişekler maytaplar yerleştirir sonra eşeğinin içine girip halkın arasına dalarmış..'Hahhahaha' bu Akpınarlılar vallaha alem adamlar.. Patlayan fişek sesleri, ateş ve duman.. Herkes çığlık çığlığa sağa sola kaçışırken 'Hacı' zevkten 'dört köşe' olurmuş.. İşi gücü barut ile oynamak olan Hacı, bir gün yine evde barut hazırlarken nasılsa paçasından tutuşmuş, meşale gibi yanmaya başlamış.. O yana koşmuş, bu yana koşmuş ama Deli Hacı'yı kimse söndürüp kurtaramamış.. O zamanlar doğru düzgün itfaiye aracı mı var? Nasıl söndürsünler adamı..?
    ***
            Taaa yıllar sonra bizim çocukluğumuzda bile,1944 model külüstür bir arazöz vardı sadece.. Hala gülerim; Mahallemizin Şevket Amca'sı kafayı bozup 'bilmem kaçıncı kez' çatıya çıkınca polisler gelmişti 'Bakırköy'e götürmek için.. Üç katlı evin çatısından onu indirecek itfaiye merdiveni de yok tabii.. Bizim arazöz'ün kendine hayrı yok.. Farzet eve korniş takmaya çağırdın; merdiveni kısa geliyor.. Ee ne olacak, merdiven yok diye asayiş sağlanmasın mı memlekette? Şevket amcayı polisler taşa tutmuşlardı.. Adamın eli de armut toplamıyor tabii, 'cephane' desen yukarıda bol miktarda var.. O da kiremitleri savuruyor aşağıya.. Sonunda baktı olacak gibi değil 'pes etti' teslim oldu Şevket amca....
    ***

           TELLAL..
           Üzül üzül bi yere kadar tabii; 'Akpınarlı Deli Hacı'nın yanarak ölmesinden sonra ramazanlarda top atma işini, oğlu Dabanıyarık Abdullah'a vermişler.. Dabanıyarık Abdullah da zaten Bolu vilayetinin 'Tellal'ı, herkesin tanıdığı bildiği biri yani.. Bolu Gençlik takımında bir zamanlar forvet oynayan Şeref Abi'nin dedesi, artezyen kuyuları açan İhsan Taşdelen Abi'nin de kayınpederi.. Bu bilgiler de sevgili Mehmet Abi'den..
    ***
           Bilmeyenler için: 'Tellal' eski zamanlarda önemli haberleri ve duyuruları sokak, sokak gezerek halka duyuran sesi gür ve güzel olan kişi.. Bunların en ünlüsü, en unutulmaz olanı da 'Dörtdivanlı Düldül Mevlüt', onu Türkiye'de tanımayan yok.. Duyurularını yaparken kendinden de bir şeyler katan bazı kişileri göklere çıkarırken, bazılarını yerin dibine sokan bir adam, böyle bir tellal., bir nevi 'Destancı' yani..
    ***
           Eskiden işe yeni başlayan acemi gazetecileri dalga geçmek için 'Cemre' haberine gönderirlermiş.. Genç gazeteciye 'Falanca yere cemre düşmüş makinayı kap git ! Bolca da fotoğraf getir ha ! derlermiş.. Bizde o hesap Bir şeyler yazdık çizdik anlatmaya çalıştık.. Geçmişin fotoğrafını çekmeye çalışmak, cemre fotoğrafı çekmek gibi aslında.. Baktım da yukarıda bahsettiğimiz kişilerin hiç biri hayatta değil.. Sırası gelen 'kalanlara selam' deyip gitmiş.. Çığırtkanlar, Şehitlik, Paşaköyü, Çıkınlar.. Derin bir sessizlik içinde, Kimsede ses, pıs yok. Sadece rüzgarın sesi, yaprakların hışırtısı, gelincik, zambak sümbül ve 'papatya'.. Bir de kuş ve çekirge sesleri.. Çekirge sesini bülbül sesine değişmem ben nedense, severim.. Bulduğumda, evdekilere çaktırmadan atarım bir tane balkona; arasın dursunlar..
            Hoşça kalın..
                                                                               

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Cafe Masa Sandalye Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak