Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Tel cambazı Boncuk ve O'nun kızı Halkacı Lale

Erdoğan Mühürcüoğlu

    21 Ağustos 2013

             'Cambaz tel üstünde oynuyor, cambaz tel üstünde ağlıyor'.. Nükhet Duru'nun bir zamanlar söylediği bu şarkıyı hatırladınız mı? Bu şarkıyı ne zaman duysam 'Boncuk' gelir aklıma ve birde mahya da, Karaçayır'da halkacı kız Lale.. Bolu'da bir de tel cambazları vardı eskiden. Hatırlıyor musunuz onları? Halkı Karaçayır'da toplayabilmek için uzun sırıkların üzerinde palyaço kıyafetiyle sokak sokak dolaşırlardı. 'Boncuk' vardı meşhur tel cambazı, onu herkes tanıyor galiba. En çok da ona bayılırdık biz. Karaçayır'dan her dönüşümüzde sokak aralarında saatlerce Boncuk muhabbeti yapardık arkadaşlarımızla. Tel üzerinde bisiklete biner, ayaklarını bir çuvalın içine sokup telin üzerinde zıplaya zıplaya yürürdü Boncuk..
    ***
          'Boncuk' tel üzerinde yaptığı nefes kesen heyecanlı numaraların arasına bağıra bağıra söylediği bir de tekerleme sığdırırdı 'Oy dingala dingala, kömürü de koydum mangala, Ayşe de Fatma dostum var, çalkala boncuk çalkala.' Bazan da 'çalkala mastör çalkala' mı derdi? öyle de derdi galiba. Çoğunlukla da gösteriler tel üzerinde kurban kesimiyle sona ererdi. Televizyonun olmadığı, radyonun ise her mahallede ancak bir iki tane olduğu zamanlardı bu zamanlar..
    ***
          Bir sabah dedem İsmail Ağa Boncuğa Ilıca yolunda kendi kendine konuşarak yürürken rastlamış. Biraz beraber yürüyüp konuşmuşlar. Aslında çok dertli, çok mutsuzmuş. 'Deli gönül topla çadırı; al çoluğu çocuğu, dön artık memleketine, git başka bir iş tut diyormuş ama, insanlara ve onlarla haşır neşir olmaya o kadar alışmış ki bir türlü cesaret edememiş. "Yapılacak iş değil be arabacı!" demiş dedeme bir kaç sefer. Dedem arabacı İsmail Ağa eve geldiğinde anlatırdı bunları. Belki de biz cambazlığa filan özenmeyelim diye ne duyduysa Boncuktan, gelir bize yetiştirirdi. Bulutların arasında, çelik bir telin üzerinde sanki 'göbek atarcasına' dolaşan adam, meğer yalnız kaldığında ne kadar dertliymiş, efkarlı ve üzgün sessizce volta atarmış tenhalarda diye düşünürdük..
    ***
         Ben o günleri nasıl hiç unutmamışsam eminim sizler de unutmamışsınızdır. Halkacı kız vardı Lale; peki o unutmuş mudur bizi? Hayır o da unutmamıştır. Hele o, kesin unutmamıştır bizi. Lale, tel cambazı 'Boncuk'un kızı. Nasıl unutsun? Bütün çocukluk genç kızlık dönemi hep buralarda geçmiş. Biraz büyümeye başladığında da Babasının cambazhanesine bitişik çadırda sigaralara halka attırmaya tüfek atışı yaptırmaya başlamış..
    ***
          Ah Lale! o hiç unutulacak kız mıydı be! Tüfeği kurmak için kolunu havaya kaldırır kaldırmaz bütün erkek bakışları, bütün bakışlarımız üzerinde yoğunlaşırdı Lale'nin. Tüfekle eğer isabetli bir atış yapmışsanız hedefteki füze şeklindeki bomba, kancasından kurtularak yere düşer patlardı. Tezgahtaki kızlar füzeyi eğilerek alır, yukarıya çeker yeniden kancasına takarlardı. Sırf o düşen füzeyi kaldırmak için eğilsin ve eğildiğinde bacakları görünebilsin diye biz en acemi atıcılar bile keskin nişancı kesilir, attığımızı şak! diye vururduk..
    ***
         Ve hemen peşinden de tacizler gelmeye başlardı. Kalabalıkta illa birisi bi taraflarını sıkıştıracak veya en masum şekliyle ona dokunmaya çalışacaktık; saçına, eline, koluna. Veya en bilindik taciz şekli olan sigaralara atacağımız kasnakları kızın elinden alırken elini tutarak konuşmaya çalışacaktık. Konuşurken kızın elini avucumuzda unutmuş numarası yapacaktık. Ya da benim gibi 'efendi! çocuklar kulağına sadece güzel sözler fısıldayarak 'Benimle evlenir misin? gibi saçma sapan şeyler soracaktık. Onüç, onbeş yaşlarında..
    ***
          Bugün kime rastlasam beğenirsiniz? Bilin bakalım kime rastladım? Çocukluk sevgilime! Sizin, benim ve bütün o panayırlı yıllardaki erkek çocuklarının platonik sevgilisi 'Halkacı kız' Lale'ye. Tel cambazı Boncuk'un kızı Lale'ye. Ona yaptığınız her şeyi, çadırlarının önünde biriktiğinizi, tüfek atmak, halka atmak için toplandığınızı, çadır önü diyaloglarını, sohbetlerini anlattı. O da 'şimdi Allah'ı var' içinizden bazılarına 'abayı yaktığını' saklamıyor, söylüyor..
    ***
         Çok şeker yıllardı be! diyor iç çekerek. "Babam Boncuk'un gözü hep üzerimde olurdu, beni sürekli tezgahın gerilerine çekerdi tacizlerden mümkün olduğunca uzak tutmak için!" diyor Lale.. "Panayırcılık çok başka bir şey!" diyor. İlk evlerini aldıklarında ailecek çok mutsuz olmuşlar. Hiç alışamamışlar evlerine, hatta çadırı hatırlatsın diye evi baştan aşağı çadır rengine bile boyamışlar ama, yine de uzun zaman evlerine giremeyip hep dışarıda yatmışlar.. "Babam 'Boncuk'u gecenin bir köründe yatağında göremeyince onu hep bahçede yıldızların altında uyurken bulurduk" diyor, Karaçayır'daki gibi..
    ***
          'Babam gösterilerinde en çok Erzurum, Bolu gibi vilayetlerde zorlanırmış! diye devam ediyor ' Ben çok eskileri hatırlayamıyorum ama içlerinde hiç unutamadıklarımda var.. Mesela Bolu'da hava buz gibi, bir çadırın içinde minik ayaklarım babamın avuçları arasında. Babam 'Hohlayarak' ısıtmaya çalışıyor ayaklarımı. O hohladıkça ayaklarım gıdıklanıyor gibi oluyor, bunu çok net olarak hatırlıyorum!. "Yeri gelir tel üzerinde yürüyen babamın ayaklarına bağlarlardı beni, yeri gelir elime tutuşturulan tepsi ile seyircilerin arasına parsa toplamaya çıkardım!. Babamın asıl ismi Erdoğan Emek, annem babama aşık olmuş, ailesi "ne yapacan kız bu adamı, bunlar çadırcı sokaklarda yaşıyorlar!" demişse de annem dinlememiş kaçmış babama!.." Böyle anlatıyor bizim! Halkacı Lale..
    ***
          Bir gün Karaçayır Camisi'nin oralarda upuzun tahta bacaklarıyla dolaşıp seyircileri karaçayıra çekmeye çalışan Boncuk çok susamış. Bir evin ikinci katında sırtı sokağa dönük olarak sedirinde oturan bir teyzeden su istemiş. Teyze arkasını dönünce birden Boncukla burun buruna gelmiş ve güya bayılıvermiş. Bir zamanlar bu dedikodu şehir efsanesi gibi dolandı durduydu Bolu'da. Dondurmacı 'Töperlek' uydurdu bu lafı derlerdi.. Öyle bir devirdi işte, yaşandı geldi ve geçti, masal gibi. 'Oy dingala dingala, kömürü de koydum mangala Ayşe de Fatma dostum var çalkala Boncuk çalkala'..
    ***
          Siz de Bolu Panayırları'nda, aşık olduğunuz, 'sırnaştığınız', eğilip kulağına onu sevdiğinizi söylediğiniz, her gece rüyalarınızı süsleyen Lale'yi görmek onunla konuşmak ister misiniz? Yapayım mı size bi kıyak? Vereyim mi adresini Lale'nin? O zaman hemen kağıt kaleminizi hazırlayın ve yazın adresi; Lale Roche, Paris St. Denis Üniversitesi'nde öğretim üyesi. Kareografi sanatçısı. Günleri üniversite kürsülerinde, televizyon stüdyolarında sağlık ile ilgili, sağlık dansları ile ilgili konferanslar vererek seminerlerde konuşmalar yaparak geçiyor.. Şaşırdınız mı yarenler! Hadi bakam! Şimdi gidin de bir asılın bakalım kıza! Asılın da bir göreyim bakalım sizi!. Asılın da dünyanın en ünlü gazetelerine manşetten 'Skandal!!' diye haber olun..
    ***
          Eğer verdiğim bu adresten ulaşamazsanız hemen ümidinizi kesmeyin Monako kraliyet ailesini arayın orada uzun yıllar bulunmuş, adeta onların ailesinden biri gibi. Oradan da sorabilirsiniz Lale'yi.. Prens Albert'in de çok yakın arkadaşı zaten..'Ben Lale Roche, tel cambazı 'Boncuk' un kızı Lale Roche diye başlıyor bir dergideki söyleşisine..
    ***
          Bizim eve 'radyo' Adnan Menderes'in mahkemesini naklen veren 'Yassıada saati' ni dinleyebilmek için girmişti. Halkın eğlencesi şimdi olduğu gibi değildi, farklıydı. Panayırlar, cambazlar, kiralık bisikletçiler, sinema önlerinde takılmalar, ev oturmaları, Abant'a kamyon kasalarında pikniğe gidip gelmeler. Bu tür şeylerdi. Birde yine unutulmayanlardan; Sultan Hamamı önüne köylerinden satmak için eşek sırtında odun getirenler, sokak aralarında onları kovalayan ormancılar, Pazar yerinde 'sülükçüler', ağrısız diş çekenler..
    ***
          Akşam üzerleri Kökez çeşmelerinden evlere su taşımalar, gecenin köründe karşılıklı uzuuun uzuuun ötülen bekçi düdükleri. Peki pazarda her hafta elindeki cam şişelerle sülük satan adam vardı hatırladınız mı? Bu adama dünyanın öbür ucunda rastlasam boyalı saçlarından, mor ile bordo karışımı, hangi renk olduğunu hala daha çözemediğim pantolonunun renginden tanırım. Panayırın girişinde torbasındaki ıhlamur ve fındıkları 'İhhlamuur! fiiinduuk! diye cılız bir sesle mırıldanarak satmaya çalışan Karadenizli abi nasıl unutulur?..
    ***
           Birde benim yaşımdakiler hatırlarlar; Pazar yerinde "destan satıcıları' vardı. Bunlar Bolu pazarına dışarıdan gelirlerdi. Ellerinde dosya kağıdı büyüklüğünde, samanlı kağıtlara basılmış "destan" denilen şiirleri hem okur, hem de satarlardı. Fırkada Tatar İsmail'in kahvesinin önünde of! of! Çekerek dinlediğimiz 'veremli kız' şarkıları bunların okuduklarının yanında hava cıva kalırdı. Destan'ı okumaya bir başladılar mı; mahvolurdunuz kederden.. Bir anda 'yahey! diye pöykürüp, pazar yerinden koşa koşa "Buket Meyhanesi'ne' sığınasınız gelirdi..
    ***
           Birde, eskiden seyyar gazete satıcıları vardı, bunlara 'müvezzi' derlerdi, hatta ben gazeteler başbayisi Hüseyin Abi'nin (Hüseyin Akgüngör) bu işlere ilk başladığında, koltuğunun altındaki mukavvanın arasındaki gazetelerle; "Cinayeti yazıyorrr! Salacak canavarını yazıyor! Gangaster (gangster) Necdet elmas'ın hapisten kaçtığını, kayıp kız Ayla'nın bulunamadığını yazıyorrr!" diye bağırarak bizim sokaktan geçtiğini hatırlıyorum..
    ***
           Bolu Pazarı günü 'Destan yazılı kağıtları acıklı acıklı okuyarak satanların yanı sıra, bit, pire ilacı satanlar, jilet satanlar da yukarı çarşıyı doldururlardı. Bir sürü de satış yöntemleri olurdu onların. Kimi cebinden yılan çıkarır, kimi etrafına çeşitli numaralar ile topladığı saf ve iyi niyetli kişilerden birini masanın üzerine çıkartarak aklı sıra jiletlerinin kalitesini o kişi üzerinde denerdi. Ama masanın üzerine çıkarılan kişi mutlaka satıcının tanıdığı biri olurdu, bu kesindi..
             'Nevzat hoca'nın geçenlerde anlattığı gibi' masanın üzerine çıkardığı üç dört günlük sakalı olan kişiyi, kuru kuru, cazır cazır! traş etmeye başlayınca adamın gözünden yaşlar gelir, ama ona rağmen adam gıkını bile çıkarmazdı. Kendisine tenbihlendiği gibi arada bir 'pek güzelimiş be! pamuk gibi şart olsun! derdi, duyardık.
    ***
           Hepsine de selam olsun.. Hoşça kalın..

            Not: 'Buradaki Lale Roche ile ilgili yazdıklarım kendisinın bir dergi ile yaptığı röportajda anlattıklarıdır.. Ben, panayırda çalışan genç kızları onun kişiliğinde anlatmaya çalıştım. Yani Lale Roche onlardan biridir, Bolu Panayırları'nda içimizden birileri halka atmış, tüfek atmıştır elinden.. Birde şunu eklemem lazım; bu panayırcı esnafının şimdiye kadar hiçbir yerde olumsuz sayılabilecek hiçbir davranışına rastlanmamıştır. Hepside namuslarıyla çalışıp geçimlerini sağlamak için gurbet kahrı çekmiş emekçilerdir..'
     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak