Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Hakim Cevat Bey.. Gazcı Şükrü.. Bando..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    18 Kasım 2013


          Şehir uyanmadan bir tur atayım diye girmiştim parka.. Simitçi'nin 'tabla' sından dökülen susamlara atlayan güvercinin halini görmeliydiniz. Kendisine sırnaşan kediyi gagalayışını, üzerine çullanışını.. Beni evde bulamadıysanız Uğur Mumcu Parkı'nda bulurdunuz eskiden. Bir gün yine orada, banklardan birine tünemiş bir adamla karşılaşmıştım. Tünemiş diyorum çünkü onun her yanına da sığırcıklar, kırlangıçlar hatta güvercinler tünemişti. "Ölmüş galiba!" diye düşünmüştüm. Biraz yaklaşınca göz göze geldik, gülümsedim. Bana eliyle "gel !" işareti yaptı, gittim yanına. Baktım çok şarhoş, şarap kokuyor.. Eski püskü ceketinin cebinde de ne ararsan var..
    ***
          Biraz konuştuk ama, o fazla dayanamadı, bankın üzerine kıvrıldı uyudu. Etrafa saçılan gazetelerini aldım yanına koydum.. Kenarda bir yerde Ihlamur ağacı var, biraz ıhlamur topladım, hatta hala o ıhlamurlardan var bizim evde.. Parkın kenarında üzerindeki yazıdan trajik bir olaydan sonra yaptırıldığı anlaşılan bir de Kökez çeşmesi var, belki bilenler vardır aranızda. Hatırlayabilseydim buraya yazacaktım o yazıyı. Neyse, bu yazıyı okuyan biri gider bakar çeşmeye, ne yazıyor bizimle paylaşır.. Kimbilir? belki o olayın ne olduğunu da öğrenir..
    ***
         Her Bolu'ya gidişimde uğrarım o parka. O ıhlamur ağacının altındaki bankta mutlaka otururum biraz. Zaman zaman ıhlamur topladığım için belki, sanki beni bekliyormuş gibi gelir.. Gülhane Parkı'ndaki ceviz ağacı gibi sanki, kimse onun farkında değilmiş de sanki bana sesleniyormuş gibi gelir..
    'Ben bir ıhlamur ağacıyım Uğur Mumcu parkı'nda,
    'Ne sen bunun farkındasın ne de Bolu farkında
    'Ben bir Ihlamur ağacıyım Uğur Mumcu Parkı'nda
    'Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl
    'Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril..'
    ***
          Hakim Cevat Sadıkoğlu'nu çoğumuz tanıyoruz Bolu'dan, Bolu'da görev yaptığı yıllardan.. Bir sürü şiir yazmış, hem de çoğunu Bolu'da bulunduğu yıllarda yazmış. Daha çok şiirlerinde annesi ve eşi konu edilmiş hep. Hele kızı Nilgün'e de bir şiir yazmış ki; okumanız lazım. Soğuk bir kış gününde kimbilir hangi duygularla yazılmış bir şiir.. Kızına yazdığı bu şiirin altına 'Ocak ayının yirmibeşi' diye de tarih atmış '25.01.1972-Bolu' diye. 'Sarı saçlı melek kızım' dediği diğer kızı Sevgin'i de unutmamış, 'Yuvadan Uçan Kuşlar' isimli şiirini de Sevgin'e ithaf etmiş.. Rahmetli Cevat Sadıkoğlu kızı Nilgün'ün annesi için yazdığı bir şiir ile eşi Vedia Hanım'ın Bolu'da 9 Nisan 1967'de yazdığı bir başka şiiri' de koymuş 'zaman Değirmeni' adını verdiği kitabına. Bir zamanlar Bolu'da Hakimlik yaparken hatırladığımız rahmetli Cevat bey'den bir iki satır bile olsa bahsetmek istedim..
    ***
          Şöyle derme çatma da olsa; davulu, zili, trampeti de olan bir bando takımı olsun. İstiklal marşını iyi çalabilsin.. Üç beş parça da 'marş' tıngırdatabilirse yeter, gerisini boşver.. Bugün ilk meclisin açılışı ile ilgili bir konuya rastlayınca bu bando konusuna takıldım.. O kadar çok ve renkli bandolar çıktı ki karşıma, özellikle de İç Anadolu'da; inanın tepeden tırnağa komedi.. İşte bu yüzden anlatmak istediğim konu bugün biraz Bando'lu mandolu olacak..
    ***
          Ama siz isterseniz önce 'Selamsız bandosu' nu gözünüzün önüne getirin, veya 'Ali çavuş' un ünlü Dinar bandosunu getirin aklınıza.. Hani Süleyman Demirel'in sık sık dalga geçtiği, Ali çavuş'un dillere destan 'Dinar bandosu' vardı, Süleyman Demirel'i Dinar'a geldiğinde karşılayan, ve Beethooven'ın dokuzuncu senfonisini 'paldır küldür' çalan.. Üfledikçe çatlayan nefeslilerle 'cart, cart, cart! sesler çıkartan.. İşte onları getirin aklınıza..
    ***
           Ankara'da ilk meclis açıldığında, yerli ve yabancı heyetlere gösteriler yapan bir bando varmış ve bu bando bir süre de 'Ordu Bandosu' olarak hizmet vermiş.. Asıl konumuz bu, bunu anlatmak istiyorum.. Hani tarihi belge niteliğinde TBMM' nin ilk açıldığı günleri gösteren filmler vardır 'pır, pır, pır' eden.. Eski püskü, herkesin hızlı hızlı sağa sola koşuşturduğu sararmış solmuş filmler.. Hani Atatürk de vardır o görüntülerde, ünlü konuşmasını yapmaktadır, sonu "Ne mutlu Türküm diyene !" diye biten.. İşte o görüntülerde, meclis binasının önünde bir de bando vardır.. Marşlar çalarak insanları coşturan, Askerleri 'rap, rap, rap' yürüten.. Atatürk ve silah arkadaşlarının yanında resmi geçitlerde görev alan tek bando, ikincisi yok.. Bolu Belediye bandosu.. Haydaaa ! demeyin hemen, bir dinleyin bakalım işin aslını faslını..
    ***
           Bu bando resmi geçit törenlerinde, yerli ve yabancı heyetlere, elçilik temsilcilerine gösteriler yapan tek bando'dur.. Nasıl ? Şaka gibi değil mi?.. Şöyle toparlayalım; Bolu Belediye Bandosu, Bolu'yu Hilafetçilerin ve İsyancıların elinden kurtaran Miralay Şehit Nazım Bey' in komutanı olduğu ve Bolu'da kurup savaşa sürdüğü dördüncü Fırka'ya hediye edilmiş, yani Belediye Başkanı olan Hafız Hakkı Bey tarafından bu kahramanlıkların karşılığında hediye edilmiş (1920 yılı ağustos ayında).. Verdiğimiz bu bilgiler hakkında hiç endişeniz olmasın, kaynaklar çok sağlam..
    ***
           Bir de bu konuyu araştırırken gülümseten bir bilgiye daha ulaştım, o da şu ; Bir bando takımına en zor anlar yaşatan şeylerden biri inatçı bir sineğin bandoya "musallat olmasıymış'.. Düşünün bir kere; sinek klarnetçinin burnunda, oradan da kalkıp saksafoncunun ağzının kenarına konuyor, oradan hooop trampetçinin göz kapağında.. Hatta bandoya musallat olan sineğin sinema filmini bile çekmişler bir tarihte.. Ama ben daha beterini de görmüştüm Bolu'da 'hıçkırık tutması'nı..
    ***
          Eskiden yasak olmadığı zamanlarda her yerde sigara içmek mümkündü. Hastanede koridorlarında, bankalarda, resmi dairelerde hatta belediye otobüslerinde.. Hatırlarsanız, içine çakıl taşı doldurulmuş ayaklı küllükler bile olurdu buralarda. Aklıma geldi de; bir ayağı aksayarak yürüyen yaşlı bir trampetçisi vardı Belediye bandosunun. Dudağında sigara, dumandan yanmasın diye tek gözü kapalı, trampet çalarak yürüdüğünü anımsıyorum.. Neyse; vilayet binasının önündeki protokol'un önünden Belediye Meydanı'na doğru yürüyen bando, aşka gelmiş halkın alkışları arasında marşlar çalarak ilerliyor.. İlerliyor ilerlemesine de; Bando da bir gariplik söz konusu.. Kendi aralarında konuşmalar falan.. Bando şefi 'Gazcı Şükrü' ayakkabılarını pantolon paçalarında parlatırken, dönüp elemanlarına ters, ters bakışlar atıyor, homur homur ediyor..
    ***
           Gazcı Şükrü amcanın o gün ekibine dönerek neler söylediğini hiç merak etmeyin bence.. Bakın ne geldi aklıma; Bir gün Baharatçı 'Uzunöz' ün önünden Gazcı Şükrü Abi'nin yeğeniyle birlikte yukarı çarşıya doğru çıkıyoruz; bu karşımıza dikildi; "Nereye?" dedi "maça mı?" "evet dedik maça gidiyoruz, alacaz maçı fener'den..!" Bize ne dese beğenirsiniz. "Bilmem neyi alırsınız. Bundan sonra siz maç yerine ! 'Rıdvan'ı Sarıyer'e gönderdikten sonra siz çok beklersiniz maç alacaz diye..
    ***
           Çok şaşırmıştım aslında bir kaç sefer "götü boklu Almanların hizmetkarlığını yapıyorsunuz" falan gibi laflar söylemişti şaka yollu, ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu.. Dükkan komşularından biriyle tavla oynarken heyecandan zarları çayın içine atarak şıkır şıkır karıştırdığını söyleyip onu kızdırdıklarını, adamların peşinden bir şeyler fırlattığını bile hatırlıyorum.. Sözünü pek sakınmayan esprili biriydi Allah rahmet eylesin..
    ***
           Hatırlar mısınız ? Davul en arkada sağda, güçlü kuvvetli birinin omzunda dururdu.. Ama o gün davulcu için herhalde hayatında hiç unutamayacağı bir gün olacaktı.. Bir türlü geçmek bilmeyen bir hıçkırık tutmuştu adamı.. Marşla birlikte her tokmağa vuruşunda bir de en güçlü perdeden hıçkırıyordu.. Bir tokmak bir hıçkırık, bir tokmak bir hıçkırık.. Bunu aradan şu kadar zaman geçti hala daha unutmadım.. Sağ ise kulakları çınlasın, ölmüşse rahmetler olsun hepsine..
    ***
           Aslında çoğu karizmatik ve oldukça da renkli kişilerden oluşan bir sürü eniştemiz var bizim.. Safiye abla'mın eşi Faik Abi'den tut, taa saraylara kadar uzanan bir sürü eniştemiz.. Bunlardan Biri de Hasan Fehmi Enişte. Hasan Fehmi Enişte'yi sizde duymuş olmalısınız. Bolu'ya öğretmen olarak tayin olduğunda bütün dünyasını sığdırdığı tahta valizi kapıp yola çıkan. 'Dağlar ne kadar yüksekse de, üzerinden geçen bir yol da mutlaka vardır' deyip yollara düşen.. O devrin ilkel şartlarında, uzun bir yolculuktan sonra, Bolu'ya Per- perişan gelebilmiş Hasan Fehmi eniştemiz. Bizimkiler onu alıp yeni atandığı okuluna götürmüşler. O yıllar sefaletin yoksulluğun hüküm sürdüğü acımasız yıllar, Çanakkale Savaşları'ndan bile yirmi beş yıl öncesi, düşünün artık.. Samsun neree, Bolu neree!..
    ***
           Hem Medrese hem de Öğretmen okulunu bitirdikten sonra öğretmen olan Hasan Fehmi Bey, Bolu'da uzun süre görev yapmış. Uykusuz geçen geceler, peynir ekmekle geçiştirilen öğünler, kuş sesleri, meleme, kişneme sesleri arasında bildik bir köy yaşamı. Ne yolları kapayan çığ, ne de geçit vermeyen dağlar.. Umutsuzluk istediği kadar çöksün üzerlerine.. Müstakımlar Köyü'nde Hasan Fehmi Bey kılavuz olmuş, rehber olmuş köylüye.. Kısadan mı gidelim? tamam o zaman ! Bence de öyle, zaten çok konuşan insan saçmalamaya da başlarmış aynı zamanda..
    ***
           'Günler ayları kovalamış, bu köyde Abdurrahman ağa'nın kızı varmış Emine; Emine köyün güzel kızlarından biri. Hasan Fehmi bey, Emine'ye aşık olmuş, vurulmuş. Bu Konu köyün büyüklerine anlatıldığında, onlar girmişler devreye; 'Allahın emri peygamberin kavli' faslından sonra kına, nişan, nikah derken gençleri evlendirmişler.. Yıllar sonra Hasan Fehmi enişte tayin olunca aile Bolu'dan ayrılmak zorunda kalmış, bir zaman sonra da Urla'da 24 Mart 1879'da bir oğulları dünyaya gelmiş; bu çocuk yıllar sonra ünlü bir devlet adamına kafası bozulup;
    'Ben sana bok demem,
    'Boklar duyar ar eder.
    'Bir zerren düşse boka,
    'Onu da mundar eder.' diyecek olan Neyzen Tevfik dir..'
    ***
           Ama ben bu Enişte'lerimizin içinde Faik Enişte'me biraz kızgınım. Neden derseniz; adam durup durup Safiye ablamın açığını bulmaya çalışıyor. 'Yok efendim Safiye Ablam bir romana başlıyor, daha ikinci sayfada kitabın konusunu kaybedip başa dönüyormuş da," neymiş efendim, gittikleri otellerden minik sabunları, restaurant dan çatal kaşıkları çantasına atıveriyormuş da bilmem neymiş.. Güya bir gün arabayla giderlerken Faik enişte'ye "Şurada bir balık lokantası gördüm burda duralım' demiş, tam lokantadan içeri gireceklerken kapıdaki görevli "Burası lokanta değil 'Liberal Demokrat Parti binası" demiş de.. Safiye ablam partinin amblemindeki balık resmini görünce, orayı balık lokantası zannetmiş de.. Bilmem ne.. Yapma Faik enişte..!
           Hoşça kalın..

                                                                      

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Cafe Koltukları Cafe Sandalyeleri Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak