Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Parfüm'ün dansı.. Mehter Takımı..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    29 Kasım 2013


          Çok değişik bir kitap geçti elime.. Öyle bildiğimiz kitaplardan falan değil. Tom Robbins isimli bi abi yazmış. Çok güzel espriler sıkıştırmış sayfaların arasına. Biraz karışık ama "üff bee!" deyip bırakmaz okumayı sürdürürseniz 'sarıyor' insanı.. Adı 'Parfümün Dansı' ama konusu sadece parfümle sınırlı değil. İlk defa "Pancarın Dansı" adıyla çıkmış piyasaya. Binlerce yıl öncesinden günümüze koku ve ölümsüzlüğü keşfetme çabalarını anlatıyor.. Biraz sıkıla mıkala da olsa okudum, ilginç ve sıra dışı bir romandı..
    ***
          Kitabın içinde de görünce aklıma Koca Şekerciler'in tezgah üzerindeki kolonya damacanaları geldi aklıma.. Lastik bir pompayı bir kaç sefer elle 'pıss pıss' diye sıkarak kolonya şişelerini doldurdukları geldi.. Kaç sıkımda üstteki tüpün hangi çizgisine kadar kolonya geleceğini bilirlerdi. Önce üstteki tüpe dolan kolonya küçük vana'nın açılmasıyla ince borudan geçerek cam şişeyi doldururdu.. Ne de güzel kokardı o dükkan.. Şimdi artık bu damacanalar pek yok galiba.. Ben adını bilmediğim için 'Damacana' deyiverdim herhalde başka bir ismi vardır onların..
    ***
          Şimdi artık imkansız diye bir şey yok.. Canın koca şekercilerin dükkan kokusunu mu duymak istedi? O zaman hemen gidecekmişsin tanınmış parfümericilerden birine, "bana Koca şekercilerin kokusundan ver" diyecekmişsin, o da sana soracakmış "Bolu'da ki İsmail ve Arif Kesim'lerin dükkanındaki kokuyu mu istiyorsunuz?" "Eeeeveeet !" diyecekmişsin.. "Yaren, cıvıma !" demeyin hemen. İsteyin satıcıdan bir 'Prada Candy' sıkın üstünüze başınıza..!
    ***
          Kokuyu sürünce, Arif Abi'lerin eski dükkanının ikinci katındaki fındık şekeri kazanlarının başında buluyor muşsunuz kendinizi.. Bir sene süren bir çalışma sonunda yapabilmişler 'Candy Prada' Kadın parfümünü. İlk sürdüğünüzde oldukça şık bir misk kokusu geliyor, sonra da bu koku yanık şeker kokusuna yani karamel'e dönüşüyormuş. Mesela Hacı Lütfü Amca'nın Bolu'daki dükkanının kokusunu özlediniz diyelim, o zaman da parfüm mağazasından 'aktar dükkanı' gibi kokan parfüm 'Kenzo Tokyo' yu isteyecekmişsiniz. Bu kokuyu sıkacakmışsınız üzerinize bol bol, sonra da girecekmişsiniz Hacı Lütfü Amca'nın hayali dükkanına ! "Selamın aleykim! hacı amca! Ben bi türbüşonlu çakı soracıydım, va mıydı?" diyecekmişsiniz..
    ***
           Aralarında saat tamircisi Hafız amcanın da bulunduğu ' Eski muharip gaziler' in kalpaklı, köstekli resmi geçişleri dahil her şeyi anlardım da, Bandonun çaldığı marşlar eşliğinde süslü püslü esnaf arabalarının geçişine, bu törenlerde bulunuşuna bir türlü akıl erdiremezdim.. Tenekeci, kalaycı, berber, şekerci, lokantacı ve diğerlerinin.. Fener alayları.. Kim unutabilir ? Ellerinde sırıkların ucuna çakılmış, küçük teneke kutular içinde gazyağına batırılmış bezlerin yandığı meşalelerle yürüyen askerler, ve biz kah peşlerinde, kah aralarında, tozu dumana katarak birlikte yürüyen, onlara 'tiz perde' den çocuk seslerimizle marşlar söyleyerek eşlik eden çocuklar, bağıra çağıra..
    ***
          Birde şunu unutmuyorum; bayram öncesi çalışmalar sırasında okulda uygun adım yürürken; yan taraftan bir öğretmen- genellikle de rahmetli Cahit Sinan- "sol,sol,sol !" diyerek tempo tutar; ara sıra da "sol-pe-ze-venk-ler-sol !" diyerek uygun adım yürütmeye çalışırdı.. Hayret ! hoca bize 'sol pe-ze-venk- ler-sol' dedikçe biz iştaha gelir, daha bir gayretle rap, rap, rap yürürdük. Güler misin ağlar mısın durumları.. Manzara görülmeğe değerdi gerçekten.. Binlerce Bolulu caddeleri sokakları doldurmuşlar tabur tabur askerler, rap, rap, rap yeri göğü inleterek geçiyorlar.. Okullar desen ha keza..ellerinde taşıdıkları pankartlarla dövizlerle en güzel çocuk şarkılarını söyleyerek yürüyorlar..
    ***
          Hele bandolar.. Ben bandoculara çok gıcıktım.. Hele onların Majörlerine.. En önde okulun boylu poslu kalıplı delikanlılarının arasından seçilmiş "Majör' Benim ettiğim Beddualar eşliğinde elindeki bastonunu fırlatıp havada bir iki takla attırdıktan sonra tekrar yakalıyor, hatta takla sayısını bazen üçe çıkartıyor.. Düşünün bir kere haftalarca çalışmışsın etmişsin, bütün Bolu'nun trampet ve boru seslerinden zart, zart, zart ! burnundan getirmişsin; ondan sonrada havaya fırlattığın bastonu yakalayamayıp yere düşürüyorsun..
    ***
          Caddede seyircilerin arasına dalıp baston arıyorsun.. Tam da benim özlediğim sahnelerdi bunlar.. Beddua ederdim "şu majör bozuntusu havaya fırlattığı sopasını tutamasa" diye, veya "havaya fırlattığı sopası bi daha asla geri gelmese.." Hani 'Oflu hoca' hikayesi vardı; o hikayede olduğu gibi, uçsa gitse.. Neden? Nedeni kıskançlık tabi ki.. Ve nihayet sıra bize geldi.. Osman Bey'in komutuyla hareketlendik.. Arkadaşların ayaklarına basma, sıranın dışına savrulmalarla ve bir sürü curcuna ile birlikte..
    ***
          Osman Bey bir Mehter Takımı kurmuş ki, bütün Bolu ahalisinin ağzında. Nereden buldu, nasıl etti; zurna, boru, kös, davul, nakkare, zil, kaftan ve yemeni dahil her şeyimiz var. Mehter takımımızın önünde bembeyaz beygirimiz ve onun üzerinde 'Fatih' rolündeki Doğan Abi (Alın) olmak üzere subay lojmanlarının oradan, bir sağa, bir sola, döne döne, kaykıla kaykıla ıslıklar, alkışlar arasında çıktık caddeye..
    ***
          Bir grupta kırmızı sandaletler, diğer gurupta ise sarı olanlar.. Görüntü müthiş.. Ziller çalıyor kösler vuruluyor, tuğ'lar tuğra'lar havaya inip inip kalkıyor coşkuyla.. Peki ya beygir! Doğan Abi'nin bal mumu ile uzatılmış, sivriltilmiş Fatih'e benzetilmeye çalışılmış burnu ile 'parıl parıl' parlıyor caddenin ortasında.. Şimdi olsa böyle bir at bulup mehter takımının başına koymak pek kolay olmazdı herhalde.. O devirlerde kolaydı, istediğin beygir olsun, hangi sokağa dalsan bir iki tane çevirebilirdin. Beyazından, sarısından hangisinden istiyorsan..

         Ceddin deden, neslin baban
         Hep kahraman Türk milleti
         Orduların, pek çok zaman
         Vermiştiler dünyaya şan.

         Osman Yücelen'in komutuyla "Türk milleti, Türk milleti !" diye, diye yürümeye başladık caddede.. Gösteri sırası bizdeydi artık..
    ***
          Bende bir tuhaflık olduğu ta başından beri belliydi.. Kafamdaki kavuğum birkaç numara büyük olduğundan olmalı; her iki üç adımda kavuk kulaklarıma kadar iniyor, elimdeki zillerden dolayı da düzeltmekte sıkıntı yaşıyorum.. "Kara Fatma' Hocanım durumun farkında olduğundan refakatçi olarak yanımda yürüyor her seferinde kavuğumu yukarı çekerek önümü görebilmemi sağlıyor..
    ***
          Fakat Vali'nin ve protokol'ün bulunduğu şeref kürsüsüne yaklaştığımızda iyice coşarak "-Or-du-lar-ın- pek- bir- ya-ma-aan !" diye bağırmaya başlayınca, benim belimdeki kuşağın gevşediğini ve şalvarımın aşağıya doğru hızla kaymaya başladığını hissettim.. Fatma'nım kah kavuğumu düzeltiyor, kah şalvarımı yukarı çekiyor ve bir yandan hop oturup hop kalkan Osman beye beni gösteriyordu "nereden bulduk bu şapşalı !" der gibi..
    ***
           Bu durumda hangi 'yeniçeri askeri'nin morali bozulmaz.. Benim de bozuldu tabi ki.. Tam protokolün önüne geldiğimizde Ferahi Bey "dikkat sağa bak !" der demez herkes sağa bakarak yürümeye bütün öğretmenler; İsmail bey, Ferahi bey, Fethiye ve Fatma Hocanımlar, Avni ve Hakkı Beyler ellerini yanlarına yapıştırıp karınlar içeride, popolar ve göğüsler dışarıda, başlar protokol'a dönük 'kaz adım' yürümeye başladılar, beni unuttular.. Benim halim içler acısı.. Kavuk kulaklarımdan çeneme kadar indi, önümü bile göremiyorum artık.. Ve sonunda da korkulan tam o zaman oldu..
    ***
          Benim şalvar, don, tuman ne varsa üzerimden sıyrılıp ayaklarıma dolaştı.. Protokol tribününün önünde, aralarında babamın da bulunduğu Vali, Emniyet Müdürü, Ağır Ceza Reisi, Müftü ve yüksek rütbeli subayların önünde don'cak kalmış bir yeniçeri askeriydim artık.. Hani futbol maçında gol atıldığı zaman bir gürültü kopar ya, burada da kahkahalarla karışık işte öyle bir gürültü koptu, ayaklarıma dolaşan şalvara rağmen, elimdeki kocaman zillerle önümü kapatarak yürümeye çalıştım bir süre. Sonra ne mi oldu? Sonrasını en iyisi hiç sormayın.. Okula döndüğümüzde böyle bir rezalete sebebiyet vermekten dolayı "Karnım ağrıyor! midem bulanıyor! başım dönüyor!" ayaklarına yatarak inlediğimi hatırlıyorum..
    ***
          Eline almış bir kağıt başımda dikilmiş bekliyor.. Burcumu okuyacakmış. Mutlaka bir tuzak var işin içinde. Ben yinede burcuma güvendiğimden "Oku bakalım!" dedim.. Sonuçta Terazi burcu bu, her yeri tuzak olsa ne yazar !.. Böyle güzel bi burcun içine ne koyabilir ki? Sonra koysa bile kim inanır? Kadir İnanır mı?..
    ***
          "Oku bakalım !" der demez başladı.. Tane tane okuyor.. "Terazi kadar çok konuşanını bulamazsınız, başladığı zaman susmak bilmez. Canınız mı sıkıldı? Sakın teraziyi aramayın sonra kendinizden bile nefret eden bir kişiye dönüşebilirsiniz.. Gel, git akıllıdır, dengesizdirler, arkanızdan vurur sizi.. Bu teraziler her şeyi bir yerlerden duyar, görür, bilirler.. Duymamışlarsa da sorar araştırırlar. Hiç bir şey yapamazlarsa uydururlar.. Yapmacıktır ve 'ne oldum' delisidirler ve hep kendilerini akıllı zannederler. Başlarda çekici gibi gelebilir, kendini öyle gösterebilir, sakın inanmayın bunlara yaklaşmayın, sonrasında kaçacak delik ararsınız.."'
    ***
          Hadi lan git başımdan dedim "Allahın Bolulu'su!..Seni birisi mi öğretiyor, öğretip, öğretip üzerime salıyor. Kökez'den mökezden?

         Fotoğraflar: Nejdet Öztoprak arşivinden..

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak