Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Uçurtma.. Cinayet.. Kudret Abi..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    2 Şubat 2014

          Sanırım mayıs ayının başlarıydı.. Uçurtma Festivali'nin yapıldığı alanda yarışmanın başlamasını bekliyorduk. Önümüzden ellerinde rengarenk uçurtmalarla yarışmacılar geçerken pek dikkat etmemişim; hanım 'şu çocuğu görüyor musun' diye sordu. Gösterdiği tarafa bakınca şaşırıp kaldım.. Beş, altı yaşlarında bir çocuk; tek başına, dünya umurunda değil.. Ayakkabılarını da ters giymiş koşuyor, ayakkabılar tersmiş düzmüş pek de önemi yok gibi sanki.. Tek derdi, bir türlü havalandıramadığı 'Bim poşeti' nden uçurtması..
    ***
           Sonradan çok pişman oldum 'gel lan oğlum, otur şöyle yanıma!' diyemedim.. "şöyle güzel bir uçurtma yapalım sana anasını satayım.." Biraz mesafe vardı aramızda da ondan.. Biraz da üşendim; o da var.. Kolay bir şey değil uçurtma yapmak.. İskeleti var, terazisi var, kuyruğu var.. Ama mesela orada 'şip-şak' tarafından bir şeytan uçurtması yapabilirdim en azından..
    ***
          Havada süzülen bir uçurtmanın peşine takılmak, onunla birlikte süzülmek bulutların arasına.. uçurtmanın İpine bir anda asılmak, sonra çekip, çekip birden salıvermek, selam verdirtmek uçurtmaya, kafa sallatmak.. Bizim mahallenin en iyi uçurtmalarını 'Deli Fahri' yapardı hep.. Benim ilk uçurtmamı da o yaptı. O zamanlar bazı emareler vardı gerçi ama, henüz tam delirmemişti..
    ***
           Uçurtma mevsimi geldi mi, 'atölyem' dediği bahçede, fındık ağacının altında toplardı bizi, eline birkaç parça malzeme alan oraya, onun yanına koşardık.. Hatırladınız mı Fahri'yi? Bir sefer daha anlatmıştım.. Hani, Deli Fahri evlerinin penceresinden nişan alıp fırlattığı 'kaka'sıyla yoldan geçenleri 'şak' diye alnından vuruyordu ya! İşte o adam.. Ud'çu Seher Abla da vardı o hikayede.. Hani Ud'çu Seher Abla da elinde uduyla Damgacıların garajına 'kına'ya gidiyordu..
    ***
           Akpınar, Karaçayır, Gölyüzü, Çayır Pınarı, Fırka, her yandan uçurtmalar salınırdı gökyüzüne.. Her taraf bomboştu, Her yer oyun alanımız.. Terazisi bozulursa, veya ip bir yerlere takılır, koparsa; daireler çize çize yere çakılırdı uçurtma; koşardık peşinden.. Bazen taa Aktaş'ın oralarda bulurduk, Boyacı Hamdi Bey'lerin bahçesinden çıktıydı benimki bir seferinde..
    ***
            Yeni nesil bu işlere pek meraklı değil.. Burada Akçay'da Türkiye'nin her yanından katılanların olduğu 'uçurtma şenlikleri' yapılır.. Acaip 'çılgın' uçurtmalarla gelirler uçurtma meraklıları.. Ejderha şeklinde mi ararsın, Horoz şeklinde, Balık şeklinde mi? Biz her yıl, Bolu'lu iki arkadaş uçurtma mevsimini bekleriz.. Bolu'nun değil ama, Akçay'ın rüzgarına bıraktığımız uçurtmamızı salarız gökyüzüne.. Kırmızı beyaz 'Boluspor çıkartmalı' uçurtmamızı.. Bizim uçurtmayı hiç kimse geçemez, sonunculukta her yıl birinci oluruz..
    ***
           'Nerden çıktı birader bu uçurtma mevzusu' derseniz; Bugün Hezarfen Ahmet Çelebi gerçekten uçtu mu, yoksa bu Evliya Çelebi'nin her zamanki palavralarından biri mi? Buna bakınırken uçurtmalara rastladım da ondan dolayı.. Zaten orada takıldım kaldım, adam uçtu mu uçmadı mı daha onu da anlayamadım.. Ha, bak unutmadan; Afganistan'da yasakmış uçurtma uçurmak, uçurtmanın ipine gökyüzündeki meleklerin kanatları takılıyormuş..!
    ***
          Konu ile ilgisi yok ama uçurtma uçuran çocuk'tan aklıma geldiği için.. Hani küçük çocuklar ayakkabılarını hep ters giyerler ya; çok tuhaf değil mi sizce de..? Halbuki siz önüne düzgünce koyarsınız ama o alır, solu sağa, sağı da sol ayağına geçiriverir, a çocuk! bir sefer de şaşır da doğru giy değil mi..?
    ***
            Siz de deneyin bakın isterseniz 3-4 yaşında bir çocuğun eline verin bir çift ayakkabı görün! Hiç şaşmaz! her seferinde hep ters giyer.. Yalnız Almanya'da bir adam vardı, çocuk doktoru; onun bazı ailelere 'çocuklarının içe basmasını düzeltmek için' sağ ayakkabıyı sola, solu da sağa giydirip öyle yürütmelerini tavsiye ettiğini duymuştuk, güya içe basmayı düzeltiyormuş.. çok önemli değil ama kafaya takıldı bir kere, iş yok, güç yok, böyle abuk sabuk şeyler düşünüyorum galiba..
    ***
           Biz nasıldık? diye aklıma geldi de; belki 'mahallemizdeki abilerden öyle gördük' diye; çorap ve ayakkabı sevmeme gibi bir durumuz vardı.. 'Yalınayak-başı kabak' tık çoğunlukla.. Hiç bir sorun da yaşamadık Allaha şükür.. Hatırlarım da mahalleye dondurmacı Durmuş geldiğinde; yalınayak sarardık arabasının etrafını.. Soğuk su atardı ayaklarımıza.. Dondurmacı deyince; dondurmadan dondurmaya da fark vardır yani.. 'Akpınarlı durmuş'un dondurması başka, Karaçayırlı 'Yuvarlak'ın dondurması daha bi başka..
    ***
          Ama bak! macun'cu deyince orada duracaksın; Macunu yapan da yine Akpınarlı birisiydi; Süleyman Alıcı.. Ondan başka da macun yapan yoktu zaten, adam 'Hacı Bekir' gibi tek tabancaydı Bolu'da.. Bugün bu ayakkabı konusunu kahvede de açtım; ters ters baktılar yüzüme.. Bir şeyler söylediler de ben tam anlayamadım; bir yerim bir yerime denk'miş de trampet mi çalıyormuşum neymişim? tam anlayamadım yani..
    ***
           Ayakkabılarının arkasına basan, höt! Dedim mi susturan 'ustura kemal' havalarında kişiler vardır ya; ağzında sigara, elinde tespih maço'vari hareketler yapan, çevresine ters ters bakışlar atan abiler.. 'Kurtlar vadisi' dizisindeki 'memati'ye özenler gibi falan.. Ben bu saydıklarımla hiç alakası olmayan birinden Bolu'da yaşı müsait olan herkesin yakından tanıyacağı Kudret Abi'den bahsedecem biraz.. Rahmetli Kudret Abiden..
    ***
          Masaların devrildiği, sandalyelerin havada uçuştuğu, ceketlerin çıkartıldığı, ayakkabıların fırladığı, sokaklarda kovalamacaların yaşandığı kavgalar vardır ya ! İşte o sahnelerden birini getirin aklınıza.. En az elli yıl öncesinden bir resim olsun, ve bu resmin tam ortasına da onu koyun, o olsun resminizin tam ortasında 'Abaza Kudret' Abi olsun..
    ***
           'Ayakkabıların fırladığı bir resim getirin aklınıza' dediğimde; onun yalınayak top oynadığı zamanları da hatırladım.. Adam çorapcak! stadyumda, hem de seyirci karşısında top oynayabilir mi arkadaş? ama oynuyor işte.. Maça futbol ayakkabılarıyla (krampon) çıkıyor, beş on dakika sonra sıkılıp fırlatıp atıyor bir kenara. Öyle 'aman aman' bir futbolcu da değil aslında ama her maçta takıma giriyor.. Kavgaysa kavga, döğüşse döğüş.. Hatta giderek amatör küme maçlarına çıkmaya, orada da boy göstermeye başlamıştı, hatırlıyorum..
    ***
          Top ona gelmişse kimse onun ayağına girmek istemezdi. Hele bir de sana kaptırmışsa topu, üstelik bir de çalım yemişse senden; hapı yutmuştun! Bir bahane uydurup 'tekme tokat' dalardı.. Frikik atışları, penaltılar hepsi de onundu. Topu kimseye kaptırmaz, atışı nereden yaparsa yapsın hazırlığı beş dakika sürerdi. Sigara yakmaya kalkmalar, gerilmeler, ona buna komut vermeler, hakeme bir şeyler anlatmalar falan..
    ***
           Hatta bir maçta attığı şutu yakalayan kaleciyi dövmeye bile kalkmış. Ben o sahneyi görmedim, anlatanların yalancısıyım; ama doğrudur inanırım. Peki bu maçlarda hakem makem yok muydu ona dur! diyecek? 'olmaz mı! vardı tabii, ama bizim hakemlerde o sıralar az değillerdi.. Bu sahneler yaşanırken içlerinden kıs kıs güldüklerine adım gibi eminim. İhsan abi (Kalaycı) Niyazi abi, Şeref abi (keten) hepside 'dalgacı'nın önde gidenleri..
    ***
          Matrak'lık olsundu yeter ki. Stadyumda yapılan bir maçta hakem postaneden emekli İhsan abi 'gözünü karartıp' Kudret abiyi oyundan attığını ilan edince; önde İhsan abi, arkada o, sahada en az yüz metre koştulardı. İhsan abi Kudret'in önünde 'zik zak' lar çiziyordu yakalanmamak için.. Ben buna biraz benzer bir olayı Düzce'de, Düzcespor- Denizgücü maçında da görmüştüm, orada da olaylı geçen bir maçta hakem, kendisini deli gibi kovalayan futbolcunun kolunu ısırarak kurtulabilmişti..
    ***
           Hangi yıldı, tam hatırlamıyorum; Bolu'da dolaşırken ona rastladım; evlerinin bahçe duvarında dalgın dalgın oturuyor, can sıkıntısından ceketinin düğmeleriyle falan oynuyordu.. Selam verdim, biraz öteden beriden konuştuk.. Baktım da; yaşlanmış, çökmüştü.. Yeni duydum, vefat edeli epey de zaman olmuş.. Hayat işte.. Delikanlı adamdı bence, harbi adamdı.. Çok kişiyi anlattık; onu atlarsam haksızlık olacaktı, 'Bolunun unutulmazları' arasında yerini almalı diye düşündüm.. Allah rahmet eylesin..
    ***
             CİNAYET..
             Geçen hafta biliyorsunuz Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve Uğur Mumcu suikastinin yıldönümüydü.. Bu konuyla ilgili bazı şeyler okurken çok eskiden Bolu'da yaşanmış bir olaya rastladım? çok şaşırdım.. Bolu Emniyet Müdürü Nejat Baykal'ın 25 Ağustos'u 26 Ağustos'a bağlayan gece Gölyüzü Mahallesi'nde öldürülmesi olayı..
    ***
            Olay özetle şöyle; Vali ile Abant'ta bulunan meclis başkanı Refik Koraltan'ı ziyaret eden Emniyet Müdürü'nün evde çocuğu hastadır ve hemen eve dönmesi gerekmektedir. Vali'den izin alır ve makam arabası ile Bolu'ya doğru yola çıkar. Tam Gölyüzü Mahallesi'ne geldiğinde Emniyet Müdürü yolda bir polis aracı görünce makam aracını durdurur. İki polis memurunun bulunduğu araca giden emniyet müdürü arabanın camından bir süre konuştuktan sonra tam aracına dönecekken arabadan çıkan polis memuru Hikmet Ateş herkesin şaşkın bakışları arasında Emniyet Müdürü'nün başına dört el ateş eder..
    ***
          Araçtaki diğer polis memuru; Hikmeti durdurmaya çalışırsa da başaramaz.. Evinde resmi elbiselerini değiştiren katil firar ederek kayıplara karışır.. Kayıplara karışır ama çok geçmeden de o günlerde çok konuşulan 'trajikomik' olaylar sonucunda yakalanır.. Onu yakalamak için görevlendirilen iki sivil polis memuru petrol tankeriyle onu ararlarken Kaynaşlı'da mısır tarlasından çıkan Hikmet, Polislerin bulunduğu tankeri el sallayarak durdurur 'oto stop' yapmak ister.. Yolda sohbet ederek giderken polislerden birinin silahı ensesine dayandığında, Hikmet yakalandığını anlar...
    ***
           Mahkemede araçta bulunan diğer polis memuru olayı; 'Arkadaşım çok sarhoştu, onu nöbetçi olduğu karakola götürüyordum, Gölyüzü Mahallesi'ne geldiğimizde Emniyet Müdürü karşımıza çıkarak bizi durdurdu. Hikmet'i 'yaka bağır açık'şekilde görünce 'bu ne biçim vaziyet böyle' diyerek azarladı, bize hakaret etti, Hikmet arabadan inerken ona engel olmak istedim ama başaramadım' diye anlatır..
    **
          27 ağustos günü Bolu'da çok büyük bir cenaze töreni düzenlenir, Hastaneden alınan cenaze, Şimdiki İzzet Baysal Caddesi'nden Büyük Cami'ye getirilir. Müdürün bir yıllık eşi, Kız Meslek Lisesi öğretmeni olan hanımı, caddede kendini yerden yere atar..
    ***
            Bolu'da yaklaşık altmış yıl önce yaşanmış bu olay okuduğum kaynakta aslında çok uzun ve çok detaylı olarak anlatılmış. Ben kısaltarak, özetleyerek anlatmaya çalıştım..
           Hoşça kalın..
                                                                  

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak