Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Erguvan.. Gazipaşa İlk Okulu.. Garali'nin Yağhanesi..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    30 Ekim 2013


          Bazı şeyler vardır; siz fark etmezsiniz, ya bir şarkı, ya bir resim, ya da tanıdık bir yüz alır sizi geçmişe, geçmişte bir yerlere götürür. Bazı anılarınızı yeniden hatırlar, yeniden yaşarsınız. Ya bir resmin içinde mutluluktan uçarken, veya 'hiç bitmeyecek' sandığınız acı bir günün ortasında bulursunuz kendinizi.. Herkesin bir rengi varmış ya, öyle derler; benim rengim Erguvan, mor yani, morcivert..! Ölürüm erguvan için. Belki de ondan bu erguvan tutkusu, renginden ötürü belki de..
    ***
          Bir rivayete göre erguvanın rengi, İsa Peygamber'e ihanet eden müritlerinden birinin utancından geliyormuş. İsa peygamberi ihbar edip yakalattıktan sonra pişman olan adam; kendini beyaz çiçekli bir ağaca, bir Erguvan ağacına asmış. Rivayet bu ya; bembeyaz çiçekler açan bu ağaç ihanetten duyduğu utançtan dolayı kızararak bu rengi, şimdiki rengini almış.. Bugünkü tekniklerle bile üretilmesi en zor renklerden biriymiş erguvan.. O renge biraz yaklaşılabilse bile renk ve ton tam tutturulamadığı için üretimi de yapılamıyormuş.. Tarihte erguvan çiçeklerinden fıçılar dolusu şarap üretilmiş, şerbeti yıllarca İstanbul sokaklarında meşrubat olarak satılmış.. Ve yine onun çiçeklerinden parlak ve güzel kokulu kınalar yakılmış genç kızların ellerine..
    ***
          Bugün neden erguvanla başladım yazmaya biliyor musunuz? Erguvan kötü bir oyun oynadı bana bugün.. "Bana kaderimin oyunumu buuuu!" dedirtti.. Meğer benim idol'üm Erguvan Baklagillerdenmiş ! bunu öğrendim. Sadece onunla kalsa gene iyi, bir diğer adı da benim kibar çiçeğimin neymiş biliyor musunuz? 'Deliboynuz'.. Başvurabileceğim bir makam olsa gidip diyecem ki adamlara; 'Arkadaş siz bu garib erguvan'ı baklagiller familyasına soktunuz, iyi güzel de, elinizi vicdanınıza koyup şu güzelliğe şu asalete bi daha bakar mısınız ! garib'im de hiç baklaya benzer bir taraf var mı?.."
    ***
         'Hey yavrum hey ! Göbek adı da 'Deliboynuz' öyle mi? yazıklar olsun..'Deli de sizsiniz, boynuz da sizsiniz, boynuzlu da siz!..' Bir çiçek daha vardı, ismini şimdi hatırlayamadım. Çocukluğumuzda Kızıldericilik oynarken çok işimize yarardı, uç kısmından 'kendinden yapışkanlı kağıt' gibi ayırır burnumuza, çenemize yapıştırırdık.. Burnumuzda güzel dururdu 'horoz ibiği' gibi. Bizim İsmail Hakkı çiçeğin ismini kesin biliyordur, adam botanik'den iyi anlıyor..
    ***
         Size bir söyleyeyim mi? Bence birkaç fotoğraf eksiği daha var Bolu'nun; çok önemli bir kaç fotoğraf eksiği.. Hani 'Nevzat hoca' nın bir sitesi var ya; 'Bolu'ya ait nostaljik fotoğraflar' ın toplandığı, biriktirilip sergilendiği bir site. İşte orası için, o sayfa için diyorum. Her tarafı arıyorum, girip çıkmadığım blog, grup yok.. Hiçbirinde o konu ile ilgili tek bir satıra, tek bir fotoğrafa rastlayamıyorum. Tek kare fotoğraf yahu !.
    ***
          Haşhaş tarlalarının fotoğrafı diyorum. Büyüksu kenarı ve Seyit Köyü civarlarındaki haşhaş tarlalarının.. Kızılderili Reis'in evinin oralarda da vardı.. Keşke bir kaç fotoğraf olsaydı.. Bolu fotoğraflarının arasına iyi giderdi yakışırdı.. İnternetten baktım da fotoğraflara; değişik renkte çiçekleri var. En güzelleri de erguvan rengine, leylak rengine benzeyenler.. Erguvan rengine, leylak rengine bulanmış 'Bolu fotoğrafları' nasıl da yakışırdı Nevzat hoca'nın sitesine..
    ***
          Eskiden hep anlatırlardı duyardık; Bolu'nun çeşitli semtlerinde haşhaş yetiştirilir ve bu bitkiden elde edilen 'afyon sakızı' çarşıda bakkallarda bile satılırmış.. Başı ağrıyan, dişi ağrıyan veya uyuşturucu müptelası olanlar rahatlıkla satın alabilirlermiş bu maddeyi.. Konudan konuya atlıyorum da ben de merak içindeyim, sonunda nasıl toparlayacağım bu yazıyı diye.. Başta da demiştim ya şehrin çeşitli semtlerinde haşhaş ekilirdi diye, bende haşhaş'ın olgunlaştığında hasat edilip, yağının sıkılıp çıkartılması için karaçayır'da Gareli'nin (kara Ali) yağhanesine getirildiğini hatırlıyorum. Altında Karaçayır Hayratı vardı o binanın. Belki sizde hatırlarsınız; hayratın önünde büyük ve uzunca bir yalak'dan karaçayıra gelen hayvanlar su içerler sonra evlerine tek sıra halinde giderlerdi..
    ***
          İyice tembel oldum bu sıra iyice üşengeç oldum. Bazen televizyon kumandasına uzanmaya üşeniyor 'Bal reklamları' da dahil ne varsa sonuna kadar izliyorum. Hanımın pazardan dönmesini beklediğim bile oluyor bazan. Depresyona mı girdim bu sıralar? 'Yemişim işini de gücünü de!" diyorum, 'her şeyden kaçıp kurtulayım anasını satayım!. Ud'umu bahçe kapısının yanındaki kazığın kafasına geçireyim bir vuruşta. Dolaplardan taşan notalarımı düğünlerde savrulan paralar gibi, gazinolarda savrulan peçeteler gibi savurayım balkondan aşağıya.."
    ***
           Kimseyi tanımadığım, kimsenin de beni tanımadığı bir yere atayım kendimi 'Sen kimsin bilader? nesin, necisin?" diyenlere boş gözlerle bakayım.. Orada ne spor olsun ne siyaset ne de magazin.. 'Çok hoşsun be abi ! diyor bizimki.. 'sen git Alzheimer ol, seni herkes tanıyor, ama sen kimseyi tanımıyorsun, veya boş bi mezar bulalım sana..!" Bu adam var ya, beni bir gün delirtecek vallahi, iyice anladım.. Hayır, 'Beşkavaklar' Mahallesi'nden de soğumaya başladım bunun yüzünden..
    ***
          Siz Gazipaşa İlkokulu'nun sadece ilkokul olarak kullanıldığını zannediyordunuz değil mi ? Veya taş mektep olarak. Hadi biraz daha geriye gidelim 'medrese' olarak. Öyle mi biliyordunuz? Allah bilir siz Bıçakçı 'Kamil ağa' yı da hiç duymamışsınızdır. Ben de yeni duydum, yeni öğrendim zaten.. Biliyor musunuz? Ben hiç başarılı bir öğrenci olamadım, daha doğrusu 'elim işte gözüm oynaşta' olduğundan hiç bir şeyi kolayca öğrenemezdim.. Hatta şimdi aşağıda adı sıkça geçecek olan Gazipaşa okuluna tatillerde gider; belki onların başka bir öğretme teknikleri vardır diye ' Bolu Yüksek Tahsil Derneği' nin bedava kurslarına katılırdım..
    ***
          Onun bir faydası oldu mu dersiniz? 'yok be ne gezer!' "çaysara gittik, yolsara geldik." Hep Mehmet Özkoç, Şadiye Baykan, Elmas Tahtacı'nın yüzünden oluyor bütün bunlar diyordum çevremdekilere.. 'Şu Gazipaşa'daki kurslara bir gideyim bak nasıl açılacam, zehir gibi olacam, hoca sözlüye kaldırmak için adam ararken önümdeki arkadaşın, Necla'nın arkasına saklanmayacam, çıkacam meydana; adam gibi parmak kaldıracam..'
    ***
          Kapalı spor salonunda kızlara kağıttan uçaklarla mesaj atarken, uçağım Herodot'un kafasına kondu diye korkmayacam.. Ali haydar Kutlu 'kalk lan tahtaya zıpır!" deyince 'zınk' diye kalkacam, soruları şakır şakır bilecem. Müdür İhsan beye tuvalette sigara içerken bir daha asla yakalanmayacam.. Hadi yakalandım diyelim, 'paket'i kaptırmayacam.. Gittim kurslara ama öyle pek fazla da bir şey değişmedi. Doğrusunu isterseniz ben de tam anlayamadım neden böyle oluyor diye.. Anlamak da istemedim açıkçası, belki altından kötü mötü bir şey çıkar, IQ meselesi falan gibi, moralim bozulur..
    ***
         Haa bakın, size okuldaki başarısızlıklarımı anlatıyorum diye şimdi bütün derslerde de öyleydim zannetmeyin.. Hayır, öyle değildi tabii ki.. Mesela bizde 'el-ev iş' diye bir ders vardı ona Hikmet Özçağlar Hoca gelirdi ve benden çok memnundu.. Onun dersinde okula bir tahtanın üzerinde (kahvecilerin saplı çay tepsisi gibi) özlü çamur, killi çamur getirir, o çamuru yoğurarak küçük şekiller, heykelcikler yapardık.. İşte ben bu derste süperdim..
    ***
          Kimseye söylemeden gizli bir 'çamur' yeri bulmuştum, oradan getirdiğim çamurla müthiş heykeller yapabiliyordum.. Hatta bir gün Hikmet bey'in minik bir büstünü bile yapmıştım.. Kendisi bile bayılmıştı eserime!.. Hatta aynı onunki gibi saçlarını ortadan ayırdığım bir heykel.. 'Tel gözlükler' ini bile kondurmuştum yüzüne.. O yüzden şimdi de elim alışkın olduğundan çok güzel hamur yoğururum, kurabiyeler, tartlar martlar, kekler yapar, şakır şakır fabrikasyon gibi seri halde çıkartırım.. İnandınız mı yoksa?.. Lafın birini bırakıp diğerine başlıyoruz, 'laf lafı açar' derler ya bizimkisi de o hesap..
    ***
           (Yıl 1919).. Birinci dünya savaşından dönen Bolulu Yedek Subayların Bolu'da kurduğu 'İhtiyat Zabitleri Teavün Cemiyeti' diye bir yer varmış.. (Şimdi cemiyet, dernek filan bahane edip okumaktan vazgeçmeyin, birkaç satır sonra tekrar normale döneceğiz) Sonra bu cemiyet kendini feshetmiş ve 'Ulan o kadar padişah yanlısı olduk, isyan çıkarttık, şimdi bari savaşın da en hararetli zamanında bir şeyler yapıp Bolu'nun adını temize çıkaralım' diyerek çeşitli cephelere göndermek üzere bir milis alayı kurmaya karar vermişler..
    ***
          Bu işten Razi Üsteğmen iyi anlar diye de başına Razi Bostancıoğlu'nu getirmişler.. Razi Üsteğmen de Birinci süvari Bölüğü'ne Sipkat Karamanoğlu'nu, ikinci bölüğe de Mehmet Süvari'yi getirmiş. Bu kişileri uygun görmüş.. Bu arada çevrede 'gönüllü jandarma' olarak görev yapan Cezmi ile Mehmet Hitit kardeşler de alay kurulduğunu duyarak gelip buraya katılmışlar..
    ***
          Razi Üsteğmen'i hatırladınız mı? Bir evvelki yazımızda anlatmıştık. Hani, Aktaş Mahallesi'nde sabah karanlığında bir garip kadın vardı, sabah ezanlarında bir köşede ağlayan.. Razi Beyler evlerine almış ve kadın aileden biri gibi onlarla birlikte yaşamaya başlamıştı .. Razi Üsteğmen işte orada anlattığımız kişidir, açın bir bakın isterseniz.. Koskoca alay'ı kurmak için de pek zorlanmamışlar. Zaten o sıralar gönüllü asker olmak için Bolu'lular 'beni de al, beni de al' diye can atıyorlarmış. Razi Üsteğmen 'Hadi bakalım ! gönüllü olmak isteyenler peşimden gelsinler' deyince peşine takılan büyük bir kalabalık Karaçayır'ı doldurmuş..
    ***
         Bir kaç gün sonra da talimlere başlamışlar. Her sabah sokaklardan geçerek Karaçayır'a giden askerlerin arkasına mahalle çocukları da takılırmış.. Rap, rap, rap, onlarla birlikte Karaçayır'a giderler ve zaten çoğunu tanıdıkları askerlerin talimlerini seyrederlermiş. Hatta bu talimler sırasında Bolu'lu askerlerin arasına usulca karışıvermek isteyen çocuklara Bölük Komutanı Sipkat yüz vermez 'Hadi bakalım! doğru evlerinize!" diye kovalarmış..
    ***
          Ama Birinci Takım Komutanı Ormancı Fahri Çavuş öyle değil.. O pek bir yufka yürekliymiş, eğer o gün Karaçayırda komuta mevkiinde olursa çocukların atına binmelerine, biraz dolaşmalarına bile müsaade edermiş. Ne kadar ilginç değil mi? Bütün bunlar;bir zamanlar zincirlilere, dönme dolaplara bindiğimiz, çadır tiyatrosunda 'aç, aç, aç' diye tempo tuttuğumuz, etvayi bahçesinde çayımızı yudumlayıp ağaçlara asılı hoparlörlerden 'Mesut Bahtiyar' şarkıları dinlediğimiz yerlerde yaşanıyormuş.. Bu yerlerde kara kuru, çoğu çocuk denecek yaştaki Bolu'luların sesleri yankılanıyormuş..' Sağa dööön ! Hizayaa baak!..
    ***
          En başta Gazipaşa Okulu'ndan da bahsetmiştik ya, hani bitişiğinde Bayram Hoca Medresesi diye bir yer var demiştik.. Buranın üst katı bizimkilerin kendi kafalarına göre kurdukları 'alay yazıhanesi' imiş. Alt kat odaları ise askerlerin kullandıkları at, katır gibi hayvanların 'tavla'sı.. Atların kişnemeleri, eşeklerin anırmaları şehrin her yerinden duyulurken, köpekler, kazlar, tavuklar oradan oraya koştururlarmış okulun etrafında. Tam bir kasaba havası, köy manzarası.. Herkes nasibini almış bu karışıklıklardan, daha önce Kız mektebi (inas mektebi) olarak kullanılan Selami Hitit hocanın Belediye Meydanı'ndaki evi de ikinci bölüğe tahsis edilmiş, hem ev hem bahçe askerlerle dolmuş..
    ***
          Üzerinde acem şalı, silahlığı, silahlığa yerleştirilmiş bıçağı, ayaklarında da yemeniler tam bir kabadayı edası ile askerlerin arasında gosbak, gosbak dolaşan biri bıçakçı Kamil Ağa.. Kumral, burma bıyıklı bir çavuş. Aslında bizim mahalleden de biri var; birinci dünya savaşına katılmış, Trablus'ta İngilizler'e duman attırmış biri. Sonunda da onlara, İngilizler'e esir düşmüş.. Belediye bandosu tekaütlerinden.. Hani şu Taşhan'ın alt tarafındaki tuvaletlere sabahın köründe zil zurna giren.. Üzerine zimmetli' saksafon'la 'Cezayir' çalarken polislerce yakalanıp götürülen..
    ***
          İşte bu Kamil çavuş, Gazipaşa ilkokulunun alt katındaki 'Alay ahırı'nda hayvanların Tırnaklarını kesen, bakımını yapan 'Nalbant Çavuşu' Kamil Çavuş'muş.. Onu çoğunlukla arasta içinde saraç Kamil ustanın dükkanında görürmüş Bolu'lular, oraya takılırmış.. Kendisini methetmekten ve ettirmekten hoşlanır, kızdığı zaman çok inatçı olurmuş.. Bir şeyi yapamazsın dedin mi, o işi hayatı pahasına da olsa mutlaka yapmak istermiş. Bir gün okulun bahçesinde, Mithat Kemal Algüloğlu, Tahir Hitit, Geçenlerde yine burada bahsi geçen Turgut Gülez' in babası İlyaszade Hafız Hakkı Efendi, Kepekçizade Tevfik Efendi, Sinan Bilgihan'ın dedesi şeyh Nurettin Efendi, Küpeli zade Mehmet Efendi; oturmuşlar kurdukları 'Alay' için hayvan satın alıyorlar..
    ***
         Getirilen hayvanları Kamil Çavuş, Nalbant 'Onsekiz'in Hamdi Usta' muayene edip fiyat biçiyorlar. Gafuri Efendi'nin kır atı da satılmak için getirilmiş oraya.. Bu at yedi yaşına kadar yabani olarak dağlarda gezdikten sonra daha yeni yakalanabilmiş, fakat ehlileşmemiş. Bir delikanlı güçlükle zaptediyor.. Muayene sırası gelince, Kamil Çavuş'a "Bu ata binebilir misin?" diye gırgırına sormuşlar 'hadi bu ata da bin görelim seni!.. Bakmışlar ki Kamil çavuş işi ciddiye almış, ata doğru gidiyor, seslenmişler; Dur Kamil çavuş! demişler, deli misin nesin? böyle bir hayvana binilir mi hiç?..
    ***
         Kamil Çavuş'un atın üstüne atlaması bir olmuş. Hiç binilmemiş olan at, birden fırlayıp kovboyların atları gibi hatta 'şerefli at Cihan' gibi sıçramaya, çifte savurmaya ve 'kıç atmaya' başlamış.. Kamil Çavuş da düşmemeye çalışıyormuş ama sonunda hayvan Kamil Çavuş'u şiddetle yere sermiş.. Kamil Çavuş'un bir titrediğini ve sonra da hareketsiz kaldığını görmüşler. Hemen kuyudan, Gazi paşa okulunun bahçesindeki kuyudan kova ile su çekip, başına dökmüşler.. Bir hayli uğraştıktan sonra ayıltarak bir odaya kaldırmışlar..
    ***
          İstiklal savaşı bittikten sonra, Yukarı Çarşı'da bir bıçakçı dükkânı açan, bu dükkanda yapıp sattığı bıçaklarla geçimini sağlayan Kamil Çavuş, bu işinden dolayı da Bolu'da Bıçakçı Kamil Çavuş" ismiyle tanınmış.. İşlerin 'kesat' gittiği, sıkıntıya düşüldüğü zamanlar olmaz mı hiç insan hayatında ? Olur tabii ki.. Tut ki yaptıklarını satamadın ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin? İşte böyle dar'a düştüğü zamanlarda bir iki bıçak yapar tanıdık esnaf dükkanlarına götürür utana sıkıla "Bunlar güzel bıçaklar, senin için yaptım" der, fiyat söylemezmiş..
    ***
          "Gönlünden ne koparsa, ne münasip görürsen ver!" dermiş. Eşi Fatma Teyze'yi kaybedince çok üzülmüş, yalnızlıktan ve üzüntüden çökmüş adeta. Bir daha da toparlanamamış.. Ölümünden birkaç gün evvel, onu Saraçhane Camisi'nin önünde otururken görmüşler.. Üzerinde birilerinin verdiği, yıpranmış, sararmış solmuş bir elbise, yanında da satmak için dizdiği birkaç tane bıçak varmış.. Ayaklarında 'eski yemeniler' ve topukları delik yün çoraplarıyla..
          Allah rahmet eylesin.. Hoşça kalın..

                                              

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak