Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Sabahattin Ali.. Bolulu Pehlivan.. İki gözüm Ayşe.. Potanak..

Erdoğan Mühürcüoğlu

    2 Mart 2014

            Hadi, topla bakalım toplayabiliyorsan onbeş yirmi kişiyi başına.. Göster bakalım marifetini; şapkandan tavşan çıkart, ağzından ateş püskürt.. Çık ortaya; 'Ey ahaliiii, bakın size ne hünerler göstereceğim' de; 'Hadi, gelin yanıma, toplanın..'
           Kaç kişi toplayabilirsiniz başınıza..? Hadi onu bırak; Panayırda, 'Hisseli büyük Ünal Tiyatrosu'nun koca göbekli dansözü 'Kara dut', çıksın çadırın önüne "eyyy Bolu'lular !" desin, "vallahi de billahi de bu sefer açacam, gelin peşimden ! Hah hayyttt gazoz da ısmarlayacam hepinize !.."
    ***
           Kaç kişiyi toplayabilir dersiniz..? Ya da, Saray Sineması'nın önünde kurulan sahnede Emel Sayın şarkı söylesin, Sibel Can'ı da ben bulup getireyim yanına, ikisi birlikte şarkı söylesinler.. Kaç kişi oluruz bu muhteşem konseri izleyen..? Bedava otobüslerle ilçelerden vatandaşları da toplayıp getirsek, Gerede'den, Kıbrıscık'tan, Seben'den..
    ***
           Biz bu futbol sevdasından vaz mı geçsek diyorum bazen.. Kapatsak dükkanı tezgahı başka bir branş mı bulsak kendimize.. Güreş gibi mesela; ata sporu.. Güreş sporunu araştırdım internetten; bu dalda kimler yetişmemiş ülkede.. Yok, gerçekten şaka yapmadım futbol bizim harcımız değil gibi sanki.. Beceremiyoruz bu işi.. Sen istediğin kadar 'bir baba hindi!' diye bağır dur; bağırıp çağırmakla olmuyor ki.. Olmayınca olmuyor be aga..! Lefteri bile oynatmadık mı? adamın tepesi atıp atlamadı mı maçın ortasında sahaya?.. ihtiyar halinde, ahir ömründe..?
    ***
           Yıl 1929..Televizyon yok, gazete yok, radyo yok.. Bolu'dan çıksan Düzce'ye gidebileceğin araba yok.. Adapazarı'nda bir şey olsa on beş gün sonra anca duyuluyor Bolu'da.. 'İşte bu ahval ve şerait içinde dahi' Burdur'da düzenlenen Türkiye şampiyonasında Bolu'lu Cemal amcayı görmeye kaç kişi gelmiştir dersiniz..? Tam tamına 22 bin kişi gelmiş.. Duymuş muydunuz bunu? Bolu'lu Cemal amca başından çıkarttığı kasketini sallayarak selamlamış hayranlarını .. Türkiye'nin en ünlü pehlivanlarının katıldığı bu şampiyonada 22 bin kişinin önünde 'Gostivarlı (Makedonya'dan) Mülayim'i yenen Cemal amca her zamanki gibi yine baş pehlivanlığı kapmış..
    ***
          Daha sonra 24 Kasım 1931 de Atatürk'ün de izlediği bir başka maça çıkmış Cemal amca; Çoban Mehmet ile yapacağı tarihi final maçına.. Meşhur 'Kurtdere'li Mehmet pehlivan' da orada ve bütün pehlivanlar 'şakır şakır' yağlı kıspetlerin içinde parıl parıl parlamaktalarmış"... İki saat kırk dakikalık bir güreşten sonra iki güreşçi de birbirinin sırtını yere getiremeyince hakem heyeti, maçı berabere bitirmiş..
    ***
           Pehlivanlar 'şakır, şakır' yağlanmışlar, 'parıl, parıl' ediyorlar dedik ya! öyle olunca rakibini kolayca tutup, yerden yere vuramıyorsun, kispetinden yakaladığın adam elinden kayıp gidiyor.. Ama bir de kısbetin içine el atmalar falan var ki; tam bir komedi.. Adam tombala çekiyor zannedersin.. Yahu tut adamı paçasından, belinden, kolundan.. Ne işin var kispetin içinde değil mi? Bir şey de diyemiyor adam n'apsın, güreşin kurallarında bu da var.. Ben; 'yandım anaamm! diye bağıranını bile gördüm Gerede de; yağlı güreşlerde.. Meşhur bir atasözü var, duydunuz mu? Popo kıspetten çıkınca taliplisi Bağdat'tan gelirmiş! ay ! sinir geldi, Hahhaaaayyyytt..!
    ***
           Yok, işin aslı öyle değilmiş tabii; kıspet normal pantolonlar gibi tek parça olmadığından ve kalın dikişlerle birbirine bağlandığından bunu değerlendirmek isteyen pehlivan, elini rakibin kıspetinden içeri atıyor, kispetin dikişlerinden tutunarak rakibine daha rahat oyun uygulayabiliyormuş.. Yani kispetin dikişlerinden tutunuyor, o kadar.. 'Yok başka bir yerden' diyorsan o da senin fesatlığın yani, ne diyelim şimdi..!
    ***
            Arkadaş hangi taşın altını kaldırsan Bolu'lu çıkıyor, çok enteresan; Geçenlerde Sabahattin Ali'nin anıldığı günlerdi ya, İki satır da ben okuyum ondan dedim, okuyum da depresyona gireyim anasını satayım.. Yahu  toplumda öne çıkmış kişiler hep mi böyle biraz antika oluyorlar..? İlk defa Neyzen Tevfik'te fark etmiştim bunu, adam ana avrat düm düz gidiyordu herkese..
    ***
           Hadi onun ana tarafı Bolu'lu belki ondandır diyordum ama; yok ya bunların hepsi böyle.. Al işte sana Can Yücel mesela.. Bir başkasına bakıyorum iki mısra bir şey okuyum diye, daha ilk sayfada 'Katranı kaynatırsan olur mu şeker..! diye başlamış adam.. Rahmetli Emin abi geliyor aklıma, Emin Akman.. Böylesi çok komik durumlarda rahmetli pedere 'Vallahi şimdi siyecin donuma Mühürcü! diyordu..
    ***
             Sabahattin Ali'de Sinop Cezaevi'nden ailesine yazdığı mektuplarda, kendisine mutlaka yeşil mürekkep gönderilmesini istiyormuş.. Hayır, mürekkebi istiyorsun tamam da, neden bir de 'yeşil olacak' diyorsun? 'Böyle tuhaf takıntıları olan başka kimler var' diye baktım da; Abdülhak Hamid de öyleymiş 'Makber' ile 'Hacle' isimli iki kitabını aynı anda yazmış, yani sabahtan bir kaç sayfa bir kitaba, öyleden sonra da birkaç sayfa öbür kitaba.. Bir kitabı kırmızı, diğerini de yeşil mürekkeple..
    ***
           Mesela; Sabahattin Ali, büyük aşkı Ayşe Sıtkı İlhan'a "İki Gözüm Ayşe", diye başlayan mektupların hepsini de yeşil mürekkeple yazmış.. "Allaha emanet ol, iki gözüm" diye biten mektupların hepsini.. Hepsi de hüzün yüklü mektuplar.. Bir satır dikkatimi çekti, orada şöyle diyor Ayşe'ye; "Beni hatırlayanlar hep gülen yüzümle, mutlu huzurlu görüntümle hatırlasınlar.. Hiç kimse benim bu dünyada en çok gözyaşı dökenlerden biri olduğumu anlayamasın.."
    ***
           Siz sabahattin Ali'nin büyük aşkı 'İki gözüm Ayşe' nin Bolu'lu olduğunu biliyor muydunuz..? 'Aman Ayşe, İmtihanların bittiyse, bana bugünlerde her hafta mektup yaz' dediği.. 'Akıllı Ayşe, sakın darılma iki gözüm Ayşe'ciğim, yarın öbür gün kalkar bir serseme varırsın, yüreğim yanar' dediği.. 'Ayşe, mektuplarımı kirli çoraplarının yanına attığın hakkındaki sözlerin şaka mı yoksa ciddi miydi?' diye sorduğu Ayşe Sıtkı İlhan'ın Bolu'lu olduğunu biliyor muydunuz..?
    ***
           Sabahattin Alinin büyük aşkı 'iki gözüm Ayşe' nin kim olduğunun çok merak edildiği günlerde Avusturya'dan gelen bir mektup Gazeteci Oktay Akbal'ı çok şaşırtmış.. 'Oktay bey! diyormuş mektubu yazan kişi 'merak ettiğiniz Ayşe benim, Sabahattin Ali'nin 'İki Gözüm Ayşe' siyim ben.. 'İki Gözüm Ayşe' nin ortaya çıkmasıyla 1931-1935 yılları arasında Sabahattin Ali tarafından yazılmış yaklaşık 70 kadar mektup da gün yüzüne çıkmış.. 'Ben ! demiş 'Bolu Kadısı 'Allame Mehmet Sıtkı'nın kızıyım.. Köklerimizi saymazsanız Bolu'luyum..
    ***
          Kendisini anlatmış uzun uzun.. Bolu'daki çocukluk yıllarından bahsetmiş.. 'Çocukluğum Bolu'da Kuvayı Milliye ile Çerkezlerin çatışmalarını korkuyla izlemekle geçti..  Bir gün babamı, evimizin üst katında bulunan çalışma odasından yemeğe çağırdım "hadi baba! yemek" dedim.. Beni sırtına aldı, sırtında güle oynaya iniyorduk merdivenlerden.. Tam o katın merdivenini döneceğiz, bir kurşun benim kulağımı yaladı geçti.. Kuvayi Milliye ile Çerkezler dövüşüyorlardı.. Bolu'nun sokaklarında Çerkezler, dağlarda da Kuvayi Milliye askerleri vardı.. Babamla ben dehşet içindeydik.."
    ***
           Refik Halit Karay'ın da aslında Bolu'lu olduğunu yazmıştık hatırlarsınız.. O da Sinop'a sürülenlerdendir.. Bana çok ilginç geldi o kadar çok Bolu'lu var ki Sinop Cezaevi'ne yolu düşen, hem de aşağı yukarı aynı zamanlarda.. Altı yıldır Öğretmen olarak Bolu'da görev yaparken soluğu Sinop Cezaevi'nde alan Rıfat Ilgaz var mesela.. Bir de bizim birader var hayatına son noktayı Sinop'ta koyan maalesef.. Sabahattin Ali'nin koğuş arkadaşı Hüseyin Kuşüzümü ünlü yazarı şöyle anlatıyor; 'Sabahattin Ali, o zamanlar bekardı, dışarıdan pek geleni gideni olmazdı, sadece Sinop'tan bir ilkokul öğretmeni, Bolu'lu Fatma Hoca'nım gelirdi ziyaretine.. Cezaevi Müdürü Cevdet Bey'in odasında görüşürlerdi.. Bu Bolu'lu öğretmen; Sabahattin Ali'nin büyük aşkı "İki Gözüm Ayşe" nin ablasıydı..

         Dışarıda deli dalgalar,
         Gelip duvarları yalar,
          Seni bu sesler oyalar,
          Aldırma gönül aldırma..
    ***
           Onu bunu bilmem; taaa okuduğum ilk andan itibaren acaip etkilendiğim 'Duvar' adlı bir hikayesi var Sabahattin Ali'nin.. Bu bir hikaye değil aslında, Sabahattin Ali'nın koğuş arkadaşının anlattığı ve o koğuşta yaşanmış bir olay.. Burada Sabahattin Ali'ye yarım kalmış bir firar hikayesini anlatıyor koğuş arkadaşı.. Olay şöyle; Aynı koğuşta kalan iki mahkum ayrıntılı bir kaçış planı yapıyorlar.. Tam planın uygulanacağı gün her nedense bu hikayeyi anlatan mahkum kaçmaktan vazgeçiyor..
    ***
            Vazgeçiyor ama arkadaşını yarı yolda bırakmanın vicdan azabıyla yaşıyor yıllarca.. 'Keşke! diyor 'onu yalnız bırakmasaydım ben de onunla birlikte gitseydim..' Neyse; yıllar geçiyor, bir gün koğuş duvarında bir anormallik fark eden görevliler telaşla koğuşa gelip duvarı kazmaya başlıyorlar.. Ve birden kazmanın ucuna bir insan iskeleti takılıyor.. Yıllar önce firar ettiği sanılan mahkumun iskeletiyle karşılaşıyorlar duvarın içinde.. Omzunda çantası, boynunda ekmek torbası ile..
    ***
           Aslında ben bugün bir de Yedigöller macerası anlatacaktım size, ama olmadı, yapamadım, zaman yetmedi daha doğrusu.. En iyisi onun yerine bir Abant anısı ile bitirelim.. Yıl 1978.. Şubat Ayı'nın dördü.. Abant'ta 1 metre kar, soğuk ve güneşli bir gün.. Etler önceden hazırlanmış. Ortada bir çilingir sofrası ve etrafında da sehrin medarı iftiharı bir minibüs dolusu delikanlısı var.. Minibüs şoförü bile özel olarak tutulmuş. Mezekıran cinsinden hani. Mezeden gidiyor. Karların üzerine seccade serip namazını kılıyor. Bizimkilerde Hafif, hafif 'salınımlar' da başlamış 5 yıldızlı kanyağın etkisi ile.. Birazdan da zaten 'merkez kaç' etkisi başlayacak, 'dut' gibi olacaklar.. İçlerinden biri 'yüzecem ben!' diye tutturuyor..
    ***
            'ama hani, içtikten sonra göle yaklaşmayacaktık, öyle karar almamış mıydık' diyor arkadaşları.. 'Bak, senkronize yüzme de bize göre değil zaten, bu boyla bu göbekle olacak iş mi şimdi bu? 'suyun içinde amuda kalkmış gibi duracan, sadece ayaklar dışarıda olacak, bacaklarınla makas hareketleri falan yapacaksın.. Sonra bu spor dalının erkekler kategorisi de yok, bize yakışmaz.. 'Sen mi öyle dersin! 'Vınn! diye koşuyor arkadaş göle doğru; tutamıyorlar..
    ***
           Müthiş bir şey oluyor sonra.. Bir mucize..! Bakıyorlar ki  Potanak gölün üzerinde yürüyor.. Elinde 'asa' Kızıl denizi geçiyor sanki.. 'Gördün mü? diyorlar 'parayla iman kimde, hiç belli oluyor mu..? Aradan bir kaç saniyelik zaman geçiyor bir daha bakıyorlar ki; Arif yok..! Gözlerine inanamıyorlar 'Ulan az önce gölün üzerinde yürüyordu bu adam, nereye kayboldu şimdi? hadi 'uçtu' desek, Of'lu hoca gibi; hayatta böyle bir şey yapmaz, haber vermeden bir yere gitmez, uçmaz..
    ***
            Buz tutmuş gölde zıpkınla balık avlayan balıkçıların açtığı delikten düştüğü anlaşılınca hemen koşup gidiyorlar yanına.. Buzlu suyun içinden çıkartıp orta yerde yanan ateşin yanında hem onu hem de üstünü başını kurutuyorlar.. Dedim ya aslında Yedigöller'i anlatacaktık bugün, olmadı toparlayamadık.. Aslında bu da çok uzun bir hikaye ama kısa kestık, sonraya bıraktık..
             Hoşça kalın arkadaşlar..
                                                                    

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak Bolu Çatı Tamiri Bolu Kamera Sistemleri Tonet Sandalye