BolununSesi, Bolu Halkı'nın vicdanının sesidir

KAMU YÖNETİMİ, DOĞA VE ÇEVRE

Yeşim Seçen

    27 Ağustos 2013

         Son 10 yıl, doğa ve çevre açısından kâbustan farksızdı. Nereye baksan bir yıkım, nereyi görsen ağaç soykırımı vardı ve nerede bulunursanız bulun, doğal ortam katliamı bu kâbusun bir parçası oldu.
         Pek ala bu sadece bizim ülkemizde mi böyle? Elbette uluslararası şirketler, karteller yağmur ormanlarını yağmalıyor, petrol ve radyasyon artığını her yere bulaştırıyor, maden havzalarını hallaç pamuğu gibi atıyor ama en azından kendi ülkelerinin doğasına, çevresine sahip çıkıyorlar.
         Örneğin, ABD Pennsylvania semt meclisi, 8-12 yaş aralığındaki çocukların evlerinin arka bahçesinde yaptıkları oyun evini, inşaat izinleri olmadığı için yasa dışı bularak yıktırırken, ülkemizde de, devlet ormanları, koruma altındaki sahiller, yasa dışı villalar, gecekondular, konaklama, yeme içme ya da eğlence mekânları ile tepeleme doldurulabiliyor ve buna göz yumuluyor.

         Bakın onlar ne yapıyor, biz ne yapıyoruz?
         California'nın Oceane Dunes bölgesinde, koruma altında bir kıyı kuşu olan ve yuva yapabilmek için sınırlı bir habitata sahip olan Akça Cılıbıt  kuşunu korkuttuğu için, uçurtma uçurmak yasaklanırken, bizde de, mesela Muğla'nın Milas İlçesi'ndeki Tuzla Sulak Alanı'nın çevresi inşaatlarla dolduruluyor, kuşlar elektrik tellerine çarparak ölüyor; Uluslararası öneme sahip Ayvalık sulak alanları yapılaşmayla parçalanırken, biyolojik çeşitlilik yavaş yavaş kayboluyor.
         ABD'de, kamuya ait herhangi bir yerde, parkta, Belediye Hizmetleri Müdürü'nün iznini almadan her hangi bir ağaca, bitkiye zara verilmesi, bunların itlaf edilmesi, budanması ve yerinin değiştirilmesi yasaktır. Yasaksa da, kimse bunun aksine bir şey yapamaz, ben ağacı kestim, budadım diyemez. Ülkemizde ise, ağaçların katledilmesine, site ve apartman yöneticileri, kapıcılar ya da herhangi bir vatandaş karar verir, gönlüne göre ağaçları kesebilir, telefon direği gibi budayabilir, kurutabilir. Bu örnekleri uzatıp gidebiliriz ama yerimiz sınırlı.
         Batı Avrupa şehirlerinden 'kent içindeki doğal ortamlar' konusunda alacağımız çok ders var. İlgili bakanlar dâhil, bakanlık yetkililerine, kamu yönetimine, yerel yönetici ve bürokratlara, şehir ve çevre planlamacılarına, 'Virginia Üniversitesi Şehir ve Çevre Planlaması Bölümü'nden Profesör Timothy Beatley'in, 'Green Urbanism Learning from Eorpean Cities/ Yeşil Şehircilik; Avrupa Şehirlerinden    Ders Almak' adlı yerli basımı olmayan kitabı okumalarını öneriyorum.
         Batı ve Kuzey Avrupa şehirlerinden alacağımız önemli derslerden biri, şehir olgusunu algılama biçimiyle ilgili. Özellikle de yeşil tasarımın giderek popülerleştiği İskandinav ülkelerinde, bir şehrin, 'içinde doğayı barındıran yer olması' gerektiği yönünde bir anlayış var. Biz dâhil, çoğu ülkede aşılması zor olan güçlüklerden biri, kentsel olan ile doğal arasındaki kutupsal ayrımdır. Bugüne kadar, doğanın kaynaklarının hep ötelerde bir yerlerde, şehirlerden yüzlerce kilometre uzaklardaki milli parklarda, milli kıyılarda ve yaban hayatı alanlarında var olduğunu düşündük. Oysa doğayı kentlerle birleştirebiliriz, yeter ki var olanı koruyarak buna başlayalım. Önce buna inanmamız ve bir yerlerden başlamamız gerekiyor, unutmayalım, 'Algı yasanın onda dokuzudur!'

         Yanlış arazi kullanım kararları hem şehirlerdeki erişilebilir doğal alanları kısıtlıyor, hem de çevreye hepimizden daha fazla zarar veriyor. Yerel bitki örtüsü çiğneniyor, yerleşik hayvanlar ölüyor,  ya da yer değiştiriyor, doğaya susamış insanlar da, dört tekerlekli araçlarıyla arkalarından geliyor.
         İngiliz gazetesi 'The Observer'in muhabiri, '...yerleşimciler ve onların çocukları, doğal çevreyi bir savaş yırtıcılığıyla evcilleştirmeye koyuldular...' diyor, haksız mı?
         Mesela California'da, nüfus artışının iki katı imarlı arazi var. Bizde de durum farklı değil, öyle ki, yeşil alan için ayrılan bölgeler, birer birer yapılaşmaya açıldı/açılıyor. Sonra da çocuklarımıza, bırakın bilgisayarı, interneti, cep telefonunu da, dışarı çıkın biraz, 'oynayın' diyoruz! Nereye çıkacaklar, boş arsa, doğal ortam, koru, çalılık, kendi halinde boy atan ağaç, meyve, çayır, arsa mı bıraktık onlara. AVM'lerde, lüks sitelerde, asfaltta, beton kaldırımlarda mı oynayacaklar?
    Yasalar gayet açık, 'greyderlerden arta kalan doğal alanlar, dolanmak ve dokunmak için değil, seyretmek içindir'. Önce kentlerdeki kendi halindeki doğal ortamları bozuyor, ardından yeniden tasarlıyor ve 'uzaktan seyredin' diyoruz. Sahte/çakma doğa tasarımları ve birbirinin aynı tarzı AVM'lerle, kentlerde gerçek doğa deneyimi yaşanabilecek bir karış yer bırakılmadı ve gözler kent dışındaki ormanlara çevrildi. Sırada artık bu yeşil alanların yok edilmesi var. Arta kalan ağaç öbekleri ve serpintileri de, ya bir sitenin içerisinde, ya da bir villanın bahçesinde budanmış olarak kalır. Halka kalanlar da, çevre düzenlemesi, yeniden tasarım zırvalarıyla, beton alanların, yürüyüş yollarının, kaldırımların, oyun parklarının sağında solunda sonlarını beklemeye başlar.
         Sonra da birileri çıkıp, 'ormanları yok ediyoruz ama yerine yeni hatta daha fazla ağaç dikiyoruz(!)' diyor! Yok edilen doğal ormanlar,, korular, çalılık ve çayırlarla, asker misali dikilen ağaçların ve bu yapay ortamların aynı şey olduğunu düşünüyorlar! Böyle bir şey olabilir mi?
         Biz var sanıyorduk ama Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nda, Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nda, Başbakanlıkta, 'yok edilen doğal ortamlarla, yerine yaratılan çakma doğal ortamların aynı şeyler olmadığını' anlatacak, bilim adamı, teknokrat, akademisyen, danışman, ziraat ve orman mühendisi falan yok mu Allah aşkına?
         Bizdeki siyasetçiler, yerel bürokratlar bunları biliyor ya da merak ediyor olsalardı;  ne İstanbul'un Kuzey Ormanları'ndan Kuzey Marmara Otoyolu, ne 3. Boğaziçi Köprüsü, ne ODTÜ Ormanlarından yol geçirilir, ne sulak alanlara ve ormanların üzerine 3. havaalanı yapmaya girişilir, ne Gezi Parkı'na çakma kışla oturtulmak istenir, ne Atatürk Orman Çiftliği'ne Başbakanlık Sarayı kondurulur, ne sulak alanlarımızın ve meralarımızın yarısı yok edilmiş olur, ne on kuruşluk altın için Kazdağları'nın bağrı delik deşik edilir, ne de HES baş belalarıyla akarsu vadilerimiz, geri dönüşü olmayacak bir şekilde bozulurdu...
     

     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak