Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

2011 Yılı da çevre adına eksilerle dolu bir yıl oldu!

Yeşim Seçen

    25 Aralık 2011

         'Bir yıl da göz açıp kapayıncaya kadar geçti' gibi görünüyor değil mi sevgili okurlar ama çevre açısından hiç de öyle olmadığını söylemek zorundayım! Geçtiğimiz yıl yani 2011 yılı, ne yazık ki, doğa ve çevre dostu yüz binlerce insanımızın gelecek adına umutlarını, heveslerini, beklentilerini kursağında bırakan bir yıl oldu. Üstelik bu konuda dişli bir mücadele vermelerine rağmen!

        Hikâye, HES denilen sözde doğa dostu olacak, doğayı koruyacak ve temiz enerji elde edilecek olan küçük ölçekli ama büyük tahribatlı Hidro Elektrik Santralleri'nin yapılmasına karar verilmesiyle başladı. Ülkenin tüm akarsularını (milli park alanlarına kadar sokularak), tüm akarsu vadilerini ve bu bölgelerdeki habitatları kapsayacak bir şekilde başlayan hikâyeye, bir süre sonra birçok öykü kahramanı ve oyuncular dâhil olmaya,  ardından birçok organizasyon devreye girmeye başladı.
    İşin tuhafı, bu hikâyeye, genelde eski Türk filmlerinin (siyah beyaz ya da renkli Yeşilçam filmlerinin) sonunda olaya dâhil olan ve devleti simgeleyen iyi polisin görünmesine benzer bir şekilde, devlet de dâhil oldu ama ne yazık ki bu defa devlet iyi polisi oynamıyor, kötü karakteri canlandırıyordu ve Erol Taş'ın görevini üstlenmişti! Menfi jönler ise, HES yapımcısı müteahhit ve proje işletmecileri, projede yer alan, projeye taraf olan personel ve uzmanlardan ve az da olsa bir iki yazar ve çizerden oluşuyordu!
        

         İşin kötü tarafı buydu ama işin iyi tarafı da karşı tarafta hemen hemen tüm ülke yer alıyordu. Parti, inanç, siyasi görüş farkı gözetmeden, tüm medya ve yazarlar, çizerler, siyasi partiler, yerel yöneticiler, yerel halk, sağıyla, soluyla, inananıyla, inanmayanıyla, dindarıyla, ateistiyle, cemaatiyle, sosyal başka gruplarla HES'lere karşı çıkıyor, direniyor ama sesini, sözünü bir türlü devlete dinletemiyordu!
         

         Projeler süratle başlatıldı, akarsu vadileri ve doğal yaşam alanları ağır iş makineleriyle hallaç pamuğu gibi atıldı, habitata ağır darbeler indirildi, sersemletildi. Bu arada, hikâyedeki yerini kısa bir sürede almakta gecikmeyen yerel halk, gönüllü birer doğa ve çevre aktivistine dönüşmüş, elde taş, toprak ve hava, doğa tahribatçılarıyla boğuşuyor, 'suyuma, dereme, vadime dokunma' diye adeta çırpınıyor, yalvarıyordu. Ancak zalim ve kötü karakter Erol taş, dinlemiyor, hain kahkahasıyla yerel halka ve yöreye darbelerini peş peşe indiriyordu. Onlar da bu darbeden paylarına düşeni aldılar ve yeterince hırpalandılar, bazıları derdest edildiler, sindirildiler!
       

         Türkiye Su Meclisi, Derelerin Kardeşliği, Derelerin Avukatı (Yakup Okumuşoğlu), Yurttaş Kâzım (HES mücadelesi için ineğini satan, bankadan kredi çeken Kazım Delal), Loç Vadisi Koruma Platformu, Karadeniz İsyandadır, 'HES için ÇED raporu gerekli değildir!' (dönemin Çevre ve Orman Bakanı), Yürütmenin Durdurulması, Çevre Platformları, HES e karşı çıktığı için, 'Çemişkezek'e sürülen Kaymakam', HES'çilerle Konuşma Yasağı (17 yaşındaki doğa aktivisti Leyla Çetinkaya için mahkemeden çıkan karar), cop, kalkan, tekme, su nöbeti, Loç Vadisi Direnişi, Su Hakkı, Şenoz Vadisi, Yuvarlakçay, Fırtına, İkizdere vb gibi, isim, deyim ve kavramlar ülkenin gündemine bomba gibi düştü; 'İki bin (2.000) akarsu ve vadisi yok ediliyordu ama uyuyan dev de uyandırılmıştı'!
    Neticede, HES projeleriyle, tüm karşı çıkışlara rağmen, ülkenin en güzel, en alımlı, en değerli, en yeşil akarsu vadileri, bir daha sonsuza kadar düzeltilemeyecek şekilde tahrip edildi. Doğal yaşam alanları söndürüldü, gölgeli yeşillikler yok edildi. Doğa, betonla, çelikle, devasa tünellerle, çirkin beton setlerle, makine gürültüleriyle harmanlandı ve 'doğa dostu temiz enerji' elde edilmiş oldu (!)

         Bu, geçen yıla ve yıllara ait en önemli çevresel kaybımızdı ama yeterli değildi ve ardından ikinci kayıp yaşandı; sırada, HES'ler için engel teşkil ettiği görülen SİT alanları vardı! Rize İkizdere'nin sit alanı ilan edilmesi üzerine, 22 tane HES projesi çöpe gidecek gibi olunca, yetkililer acil olarak devreye girdi ve sit sorunu da yasal düzenlemelerle hallediliverdi (!) Artık önüne gelen, önüne geldiği yeri, kafasına göre sit alanı ilan edemeyecekti; Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun sit alanı ilan etme yetkileri elinden alınmış, sit alanı ilan etme yetkisi Çevre Bakanlığı'na devredilmiş, Erol Taş zihniyeti bu işi de kökünden halledivermişti (!) Artık hiçbir yurt güzelliği yani sulak alanlar, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiat koruma alanları, yaban hayatını koruma alanları güvende değildi!
    Türkiye rüzgârı arkadan alıyor, çevresini, doğasını, doğal koruma alanlarını, sularını, gökyüzünü, topografyasını perişan edebilmek için, istim üzerinde doludizgin koşuyordu ve bu koşuşturmasının ilk uluslararası bedelini de 2011 yılının son ayında, Güney Afrika'nın Durban kentinde yapılan İklim Değişikliği Zirvesi'nde, 'Günün Fosili Ödülü' ile alıyordu. Kolay kolay alınamayan ve öyle herkese nasip olmayan ödül, dünyamızı kirletenler listesinde özel bir yere sahip olanlara veriliyordu! Oysa bakanlık yetkililerince ve bürokratlarca kâğıt üzerinde, panellerde, konferanslarda, ismi zor telaffuz edilen çevre konulu toplantılarda yapılan açıklamalarda ve kararlarda her şey ne kadar da güzel görünüyordu. Ülke neredeyse doğa ve çevre cennetine dönmüş ya da dönecekti (!)
    Rakamlar ise böyle söylemiyordu! Türkiye 'Dünyayı Kirletenler' listesine ilk 5'te girmeyi becermiş, karbon emisyonunu azaltacak yerde neredeyse iki katına yani yüzde 98'e çıkartmayı başarmıştı! Kaldı ki sırada 60'a yakın termik santral projesi beklemedeydi. Görünen o ki, pek yakında ülkemiz kükürt di oksit, karbondioksit, sülfürik asit, nitrik asit, kül, toz, partikül cennetine dönecekti ve üstüne üstlük nükleer kabus da Mersin'de, kapıda görünmüştü!

         Dünyanın durumu da pek parlak sayılmazdı 2011 yılında; işler iyi gitmiyordu. Son 50 (elli) yılda dünyanın ısısı 1 (bir ) derece artmış, dünya son on (10) yılda, bilinen en sıcak döneme girmiş, kutupların erimesi beklenenin iki katına çıkmış, 50 yıl sonrası için öngörülen doğal felaketler şimdiden peş peşe sahneye çıkmaya başlamıştı. Yerel sel felaketlerinde, Büyük Britanya Adası'ndan daha büyük alanlar sular altında kalıyor, Asya, Avustralya, Avrupa, Pasifik kıyıları, Uzakdoğu, Balkanlar, Yeni Zelanda, ABD, Brezilya, Tayland, Filipinler, Vietnam, Pakistan, İtalya, Türkiye vb gibi bölgeler ve ülkeler, beklenmedik sel felaketleriyle tanışıyordu. 2050 yılına kadar 1 milyar insanın sel felaketleri nedeniyle yaşadıkları bölgeleri terk ederek, 'İklim Felaketleri Göçmeni' durumuna düşeceği belirlenmişti ve bunlar dünyanın iyi günleriydi.

        Sanayi devriminden bu yana 40 santim yükselen Okyanuslar, daha da büyük bir hızla yükseliyor ve eriyen buzulların etkisiyle kutuplardaki deniz suları ısınıyor, soğuk akıntıların sıcak denizlere doğru yönelmesiyle, sıcak denizler soğuyordu. İklim özellikleri ters yüz olmuş, yağış rejimleri değişmişti ve bunlar da dünyanın iyi günleri sayılabilirdi!

         Bilim adamları solukları yettiğince bağırıyorlardı; 'yüzyılın ortasında yağmur ormanı falan kalmayacak'! Bu, 'oksijensiz kalacağız'ın bir başka ifade tarzı sayılırdı.
         Arılar kaybolmaya başlamış, koloniler halinde doğal habitatlarını, tozlanma bölgelerini terk ediyor, yeni yaşam alanları bulmaya çalışıyor, bulamıyor ve ölüyorlardı! Ve Einstein onlarca yıl ötesinden durumu görmüş, uyarmıştı; 'arılar ölürse, insanlık yok olur! Önümüzdeki 10 (on) yıl içerisinde arıların yaşamaları için gerekli olan 20 bin çiçekli bitki türünün yeryüzünden tamamen yok olması bekleniyordu. Oysa yaşam için çok gerekli olan bitkisel kökenli 100 (yüz) gıda türünün yetişmesinde arılar doğrudan rol oynuyordu ve arılar olmazsa bu temel gıda türleri, dolayısıyla yaşam da olamayacaktı!

         Yeryüzünde avare dolanan 750 milyon araç, havamızı zehirliyor, gökyüzünü ve kutuplardaki buzulları karartıyor, adeta kanserin, solunum yolu hastalıklarının tetikçisi gibi çalışıyordu. CO2 yani karbondioksit emisyonları, sadece 1950-1996 döneminde 5 (beş) kat artmıştı. Bu araçlardan yayılan zehirli gazlar, çinko, kurşun, cıva, kadmiyum vb gibi ağır metaller sayesinde, erken yaşlanıyor, erkenden ve beklenmedik bir şekilde ölüyorduk, üstelik bunlar bilim adamlarınca kanıtlanmıştı!
    Dünyanın ortalama ısısının 2 dereceye çıkması ihtimali ise, dünyanın yarı nüfusunun susuz kalması anlamına gelecekti! Dünyamız kuraklıkla tanışmaya hazırlanırken, erozyonla verimli topraklarını kaybediyor, besleyemeyeceği, suyunu sağlayamayacağı, giydiremeyeceği, eğitemeyeceği, barındıramayacağı akıl almaz bir nüfusa doğru at koşturuyordu. Şimdiden 7 (yedi) milyarı bulmuştu ve Birleşmiş Milletler verilerine göre 2050 yılında 9 milyar, ABD Bilimler Akademisi Uzmanları'nın tahminlerine göre de 2075 yılında 30 milyar olacaktı. Bu 'ufukta kıyamet var!' demekten başka bir şey değildi!

         Bu pasajlara; 'Uluslararası Enerji Ajansı'na göre, 2010 yılı CO2 emisyonu, 1,9 gigaton artarak, 30,6 gigaton'a çıktı', 'tropik kuşak açlıkla yüzleşmeye doğru gidiyor', 'ileriki yıllarda Türkiye'deki ortalama sıcaklıklar, 2,5-4 derece artacak', 'Türkiye çölleşmeye doğru gidiyor', 'su savaşları kapıda', Rusya'daki yüzyılın orman yangınının, Rusya'daki ve dünyadaki tarımsal ürün ve gıda fiyatlarını artırması, Arap Baharı'nı tetikledi, dünya allak bullak', 'Grönland'da her yıl 200 bin metreküpten fazla buzul yok oluyor', 'genetiği değiştirilmiş gıdalar ölüm saçıyor', '20 çeşit GDO'lu mısır ithali serbest bırakıldı' gibi yüzlerce cümle ve konu ekleyebilirim ama bunu yapmayacağım ve konuyu, tadındayken kapatmak istiyorum...

          Geçtiğimiz senenin bilançosunu çıkartırken yazdığım 2010 yılına veda makalesiyle, bu yılı değerlendirirken yazdığım makale arasında bazı paragraflarda neredeyse hiç fark yok gibi görünüyor. Tek fark, 'işlerin hem Türkiye'de, hem de dünyada daha da kötüye gitmesi'!

         İşte, bir yeni yıl daha, iyisiyle, kötüsüyle böylesi bir çizgi üzerinde tamamlandı. Biliyorum, birçok kişi, 'böylesi kıyamet senaryolarıyla kafamızı neden karıştırıyorsun?' diyecektir ve onlar, bardağın dolu yarısını gösteriyor olabilir ama bana, bardağın boş tarafını göstermek daha anlamlı gibi geliyor. Aksi halde, sorunlara nasıl çare üretilebilir ki? 
          Böylesi karmaşık duygularla, herkesin yeni yılını kutluyor, 'sevgiyle kalın, çevrenize sahip çıkın' diyorum!

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak