BolununSesi, Bolu Halkı'nın vicdanının sesidir

Kaynak değerlerimize, yok edilmeden önce sahip çıkalım!

Yeşim Seçen

    11 Aralık 2010

        Ülkemizde ne yazık ki, çevresel kaynaklarımıza var oluş dönemlerinde sahip çıkılmıyor, bu kaynak değerler görmemezlikten geliniyor, korunmuyor, korunamıyor?

        Yapılması gereken ve daha düşük bir maliyet isteyen davranış modeli, kaynak değerlerimize bozulmadan, yok edilmeden sahip çıkmak ve sahip çıkabilecek düşünce ve algıya sahip bireyler yaratmak, onları bu konuda düşünmeye, düşünce üretmeye yönlendirmek değil midir?

        Bence işin doğrusu da, örgütlü bir bilinç düzeyi oluşturmak, kaynak değerlerimizin yakınlarındaki kamu kurumlarının, özel kuruluşların, sivil toplum organizasyonlarının ve bunların yöneticileriyle, yerel yöneticilerin bu kaynak değerlerini sahiplenmelerini sağlamak olmalıdır. Böylece, sahip olduğumuz çevresel değerlerimiz, doğal kaynak ve tabii güzelliklerimiz, başlangıç aşamasında koruma çemberi içerisine alınmış olacaktır.

       Sistem bozulduktan, var olan kaynak değer tahrip edilip, yitip gittikten sonra başa dönmek gerçekten çok zor, hatta imkânsızdır, çünkü  'var olanı korumak kolay, bozulan doğal dokuyu ya da herhangi başka bir değeri onarmak zordur'

       Ancak ülkemizdeki bu önermeyle çelişen uygulamalarda, gelmiş geçmiş tüm siyasi ve idari yönetimler, 'var olanı kolayca yok etmekte, korumayı ise zorlukla yapmaktadırlar'. Bunların peşi sıra ayağa kalkan kamuoyu ise (birkaç istisnayı saymazsak), doğal ve kültürel değerlerimizi korumanın az çaba isteyen bir girişimle çok kolay yapılabileceği 'bozulma öncesi dönemde' hareketsiz kalmakta, bozulma başlayıp, iş işten geçtikten sonra da girişimlerde bulunmaktadırlar.

       Buradan yola çıkarsak, bugün ülkenin birçok bölgesinde, örneğin Doğu Karadeniz'de yöre halkı, sivil toplum kuruluşları, çevre örgütleri, üniversiteler, akademisyenler, bazı yerel yöneticiler ve bir bölüm halk, ayağa kalkmış, HES'leri durdurmaya çalışmakta, bu uğurda takdir edilebilecek bir mücadele vermektedir. Tamam, vermektedir de, geç kalınmamış mıdır?

       Abant Gölü Tabiat Parkı'nda böyle olmamış mıdır?

       Vadiler bir bir yitip gittikten, özgür akan dereler beton ve çelik engelleriyle durdurulduktan, dağların yamaçları hafriyat ve şantiye çalışmaları için hallaç pamuğu gibi atıldıktan, doğanın bağrına devasa su tünelleri açıldıktan, berrak akan sular binlerce kamyon taş toprakla, molozla doldurulduktan, ağır iş makinelerinin tonluk tekerlekleriyle endemik bitkiler silindir gibi ezildikten, çelik kepçelerle doğal örtü kazınıp ortada korkunç bir görüntü bırakıldıktan sonra, bu bozulmayı yaşayan yöreyi, dereyi, vadiyi, gölü ayağa kaldırmak mümkün olabilir mi?

       Gelelim HES'lere...

       HES'lerin, 'kırk satır mı, kırk katır mı?' örneğinden ne farkı var Allah aşkına?

       Atmosfere karbon salınımını azaltmak için termik santral yerine hidroelektrik santraller yapacağız dendi.

       Gökyüzü zaten allak bullaktı, gökten asit, kurum, kurşun bileşikleri, asbest parçacıkları, toz, toprak, taş yağıyor, ozon tabakasındaki delik daha en az 50-60 yıl kapanmayacak gibi görünüyordu. Hadi buna ne yazık ki alışmıştık ve hiç olmazsa ayağımızı bastığımız yerler güzel, baktığımız yerler gönül şenlendirici, iç açıcı diye avunuyorduk. HES projelerinin uygulanmaya başlanması sonucunda artık hem gökyüzü kirli, hem de ayağımızı bastığımız yerler ayağımızın altından çekildi!

       HES'ler gündeme gelmeden önce de ne yazık ki, hep birlikte kış uykusundaydık!

       Şu anda, madendi, HES'ti, 'Davos olacaktı' derken birçok doğal güzelliği asla geri gelmeyecek şekilde yitirdik. Geride çok az doğal güzelliğimiz, bir, iki tane de bozulmadık doğa parçamız kaldı, kalmadı ama bekleyin, yakında 'Zihni Sinir projeleriyle' onlara da sıra gelecektir.

       Nitekim hiç bozulmayacağına inandığımız Doğu Karadeniz dahil, ülkenin tüm akarsu yatakları yok edildi.

       'Canım, bunu da yapmazlar artık!' diye düşündüğümüz Doğu Karadeniz yaylaları için, 'yaylalara otoyol' projesi gündeme geliverdi.

       Sırada kim bilir hangi kaynak değerimiz, güzel yurt köşemiz var. Bürokratlarımız, teknokratlarımız yemeyip, içmeyip, 'buraları da nasıl bozar, yok ederiz' projelerini çoktan hayal etmişlerdir ve bunları yakında birer birer önümüze sunarak, 'tercihinizi yapın' derler; 'kırk satır mı, kırk katır mı?'

       Sonra bir de bakmışız, bu projelerden biri gereği, Van Gölü'nün suyunu boşaltıp, atıyorum Fırat Nehri'ne bağlamışlar. Bir başka uçuk kaçık projede, daha kolay çıkılabilmesi amacıyla Uludağ'ın zirvesini 800 metre aşağıya çekmek için zirveyi tıraşlamaya başlamışlar. Yaparlar mı, yaparlar; Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını hafriyatla kapatıp, Marmara Denizi'ni tümüyle doldurarak, yeni imarlık parseller, rant kapısı yüz binlerce dönüm araziler kazanıvermişler!

       Gülüyorsunuz değil mi? Eee, Nasrettin Hoca'nın 'peşin parayı görünce, gülüyorsunuz tabi' öyküsünde olduğu gibi, birbirinden harika projeleri görünce gülersiniz tabi.

       Ama gülmeyin, 'burası Türkiye', 'olmayacak hiçbir şey yok!'

       Biz en iyisi baştan önlemlerimizi alalım ve onlar başlamadan pankartlarımızı açalım; 'Marmara Denizi'nin doldurulmasına hayır, Boğazların kapatılmasını istemiyoruz!'

     


     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak