BolununSesi, Bolu Halkı'nın vicdanının sesidir

Hayatımız tehlike

Yeşim Seçen

    10 Mart 2011

      Siyah-Beyaz yıllardan, ekranlardan hatırlıyoruz 'Görevimiz Tehlike' adlı dizi filmi. Gerçekten ustaca kurgulanmış ve sahnelenmiş, merak uyandıran, herkesi ekran karşısına adeta çivileyen bir hayal ve gerçek karışımı televizyon filmiydi. Bu kadar da olmaz dedirten ama daha sonraki yıllarda, 'bu kadar da oluyormuş' dedirten bu yapımı hatırlayanlarınız çoktur elbette ama asıl anlatmak istediğim, modern yüzyılın ilk çeyreğinde bu tür hayal ürünü filmlere inat nasıl bir tehlikeyle, belayla çepeçevre kuşatıldığımız gerçeğine dikkat çekmek olacak.

      Evet, artık 'görevimiz tehlike' değil ama ne yazık ki 'hayatımız tehlike' altında ve ezici bir çoğunluğun da, insanoğlunun üzerine kâbus gibi çöken, çöreklenen tehlikeyi ciddiye aldığı görünmüyor.

       Oysa hayatımızı kolaylaştırmak üzere kurgulanan, yaşantımıza konfor sunan birçok faktörün gerçekte bizlerden neler alıp götürdüğünü fark etmeye başlayan bilim adamları S.O.S. için çoktan düğmeye bastılar.

       Söz gelimi, çılgınca bir radyasyon tehlikesiyle 24 saat kuşatılmış bir halde yaşamak, sıradan bir olay haline geldi. Şehir içinde toplu ulaşım aracıyla yapılan kısa bir yolculukta, yaklaşık 100 kadar GSM silahından sırtımıza, beynimize, yüzümüze, göğsümüze ve tüm iç organlarımıza ateş eden tetikçilerle birlikte güle oynaya yolculuk yapıyoruz. Cep telefonun birisi susarken öbürü çalmaya, birisi düşük SAR değeriyle yanı başımızda bulunurken, öbürü daha yüksek SAR değeriyle manyetik alan sınırlanırımızı zorlamaya devam ediyor. Bir alt geçit ya da tünelde ise üzerimize yüklenen radyasyon miktarı onlarca kat artıveriyor.

       Yanından geçtiğimiz binaların üzerindeki baz istasyonları, uydu alıcıları, bilgisayarlarla doldurulmuş iş yerleri, manyetik okuyucular, alışveriş merkezinin girişinde kontrol edildiğimiz x-ray cihazları ve tüm elektrikli ve elektronik aletler sürekli üzerimizde radyasyon taraması yapmakta, adeta bir scanner gibi dakika dakika taranmaktayız.

       Radar dalgalarını, radyo ve televizyon frekanslarını, internet dalgalarını, iki çekimden sonra Hiroşima'da patlayan atom bombasına çok yakın olanların aldığı orana eşit miktarda radyasyon yükleyen tomografi aletlerini ve daha düşük radyasyon yayan MR cihazlarını, gıdalarla yüklendiğimiz radyasyonu, topraktan sızan radon gazını, tütün yapraklarından ciğerlerimize doldurduğumuz Plütonyum ve Radyum gibi nükleer metalleri henüz saymadım.

       Duvarlarımızı boyadığımız rengârenk boyalardan nefes nefes yudumladığımız kimyasallar, yan yana yaşadığımız ve neredeyse yatak odalarımıza da girecek olan otomobillerin egzozlarından soluduğumuz kurşun, kükürt, karbon monoksit, karbondioksit gibi gazlar ve hidrokarbonlar ayrı ve büyük bir tehlike kaynağı olarak modern hayatımızın (!) getirdiği dayatmalar.

      Ozon tabakasını önce inceltip, sonra da delmeyi başardıktan sonra yoğun bir şekilde maruz kaldığımız güneş radyasyonu olan morötesi (UV yani ultraviyole) ışınları ise anlamsız çabalarımızın bir hediyesi, aymazlığımızın geri dönüşü ve ne yazık ki kanser vakalarında meydana gelen çığ gibi artış.

      Atık pillerin suyumuza musallat olmasını, plastik kimyasalların doğamıza, çevremize ve sağlığımıza bin (1.000) yıl yok olmamak üzere dolanmasını, naftalinin ciğerlerimizi sökmesini, benzenin benzimizi soldurmasını, nitratların, havadan sülfürik asit ve zehir yağmurlarının yağmasını naçizane hatırlatmak istiyorum.

       Fosil yakıtlı enerji santrallerinin bacalarından yayılıp gökyüzünün maviliğini solduran azot oksitler, fabrika bacalarının zehir kokan dumanları, denizleri, gölleri, dereleri, içme suyu kaynaklarını zehre bulayan fabrika ve evsel atıkları ise bir başka tehlike kaynağı.

       Bir de gıdalarımıza bulaşan kimyasallar var ki, tam bir baş belası bunlar! Kimi gıdaları, meşrubatları, şekerlemeleri renklendiren gıda boyası, kimi 'E' diye kodlanmış gıda koruyucusu, kimi raf ömrünü uzatan bilmem ne asidi, kimi de paketlenmiş gıdalardaki nem oranını sabitleyen bir başka kanserojen madde. Bazı kanserojen maddeler ise gıdaların; ekmeğimizin, şekerimizin, peynirimizin rengini beyazlatmak için ömrümüzden çalmaktalar.

       Atsan atılmaz, satsan satılmaz türden kimyasallar, manyetik alanlar, genetiğiyle oynanmış yaratık gıdalar tam bir asalak örneği yaşantımızın bir yerlerine yapışmışlar, ne kaçabiliyorsun, ne kurtulabiliyorsun!

      Özellikle kentli nüfus böylesi bir tehlikeyle koyun koyuna yaşamak zorundayken, taşra kentlerinin, Anadolu insanımızın da sözde modernizeme özenerek bu cehenneme dâhil olmak için verdikleri anlamsız uğraş, onlar adına rahatsız edici sınırı çoktan aştı. Hiç olmazsa onları kurtarabilmeliydik! Hep söyleriz, 'Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentler tüketildi, yıpratıldı; hiç olmazsa Anadolu bakir kalabilse ve bunun için tüm Anadolu nüfusunu büyük kentlerde toplayabilsek!' Yani onları da bu sahte cennetlere, gerçekte ise cehennemlere yerleştirsek!

       Ama bunun olmayacağını biliyoruz, nüfus olarak bu kentlere akış olsa da, gelinen yerler yani Anadolu da aynı hızla yıpratılıyor, çökertiliyor. Dağı taşı, düzü ovası ucube yapılarla dolduruldu. Suların akışına müdahale edildi, antik kentler sular altında bırakıldı, verimli ovalara, turizm beldelerine fabrikalar, termik santraller dolduruldu, ormanların en güzellerine maden arama ruhsatları, taş ocağı izinleri verildi, yollar açıldı, milyonlarca ağaç kesildi.

       Dünden bugüne dünya nüfusu 10 kat arttı. Dünyanın kaynakları, tarım alanları, sular, sulanabilir alanlar belli. Tarım arazilerinin on metre üzerine asma kat gibi ikinci bir kat tarım alanı yapmak mümkün değil ki, ekilebilir alanlar artsın! Birileri nüfusa dur demek zorunda ama bunu demedikleri gibi, 'artın, çoğalın' yollu gazlar veriliyor! Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin hali ise tam bir kara mizah örneği. Bu ülkeler yoksulluktan, açlıktan, hastalıktan kırılıyor, İsviçre gibi zengin bir ülkeye inat nüfusları da çoğaldıkça çoğalıyor.

      E, ne yapacak bilim adamları? Dayan o zaman GDO'ya, hormon'a, verimi artıran kanserojen pestisitlere, her çeşidinden ve en zehirlisinden tarımsal kimyasallara, yapay ve de ikramiyesi bol kanserojen gübrelere!

      Saymaya başlayınca duracak nokta bulamıyor insan. Gerçekten de öylesi bir kuşatılmışlık ve umutsuzluk hali içerisindeyiz ki, 'ne olacak bunun sonu?' sorusunun bile hiçbir anlamı kalmamış durumda. Adeta tam bir kayıtsızlık, kaygısızlık ve teslim olunmuşluk hali yaşanıyor, bu mod kabul edilmiş görünüyor!

       Peki, bu teslimiyet hali doğru mu? Elbette doğru değil, hala insanoğlu için bir şeyler yapılabilir ve hala bir şans var ama öncelikle çok ciddi bir analize, sonra da çok ciddi bir yol haritasına ihtiyaç var!

       Sular kararırken, ormanlar kömürleşirken, geniş halk yığınları duyarsızlaşır ve çok küçük bir azınlık sömürü uğruna dünyamızın akciğerleri ve kliması olan yağmur ormanlarını yağmalarken, okyanusların en derinlerine kadar her karış alandaki yaşam söndürülürken, yeraltı su kaynakları birer birer tüketilip kurutulurken ve dünyamız çölleşirken dahi yapacak bir şeyler hala var!

       Yapacak şeylerin en başında ise, sıklıkla söylediğimiz gibi 'halkı eğitmek' gerçeği yatmakta ve başka da bir seçeneğimiz yok gibi görünüyor. Ancak işe başlamamız için gereken can alıcı nokta da burada ortaya çıkıyor; 'halkı eğitecek olanları eğitmek'. İşte bunu nasıl yapacağız?

      Bu arada halkın eğitilip, bilinçlendirilmesini beklerken, eskilerin deyimiyle elbette 'harmanımıza kar yağar'. Bu açıdan devletin acil önlemleri uygulamaya sokması, ulusal, yerel yönetici ve bürokratların, üniversite, akademisyenler ve çevre örgütleriyle işbirliği yaparak beklemeden devreye girmesi gerekiyor.

       Parti ayrımı yapmadan tüm partilerin bu işe soyunmasının zamanı çoktan geldi ve geçiyor. En azından çevreye tam anlamıyla sahip çıkan yasal düzenlemeler yeniden yapılandırılmalı, 'dokunursan yanarsın' prensibi taviz vermeden uygulanmalıdır. Batıda katı bir şekilde uygulanan 'kirleten öder' prensibiyle çok yol alındığını da görmemiz gerekiyor. Avrupa Birliği'ne yeni kabul edilen ve ancak birkaç vilayetimiz büyüklüğünde olan Bulgaristan'ın çevre için ayırdığı fon miktarının 20 milyar Euro olduğunu düşünürsek, nasıl bir çaba göstermemiz gerektiği de ortaya çıkacaktır.

       Yoksa bu toplumun çok beğendiği ve kullandığı 'hayatımız roman', 'görevimiz tehlike' gibi popüler halk deyimlerinin yanına 'hayatımız tehlike' deyimini öncelikli olarak yerleştirmek zorunda kalacağız!

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak