Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

KISACA...

Yeşim Seçen

    22 Nisan 2012

    Sevgili okurlar, yine bir makalede baş başayız ve inanın 'bir yazarın yazı yazarken en zorlandığı bölüm, giriş bölümü olmalı' diye düşünerek yazmaya çalışıyorum. Aşağıdaki paragraflarda, 'Kısaca' diye adlandırdığım, ilginç ve bir o kadar tuhaf hallerimiz de var, çevreyle ilgili birkaç anekdot da. Bu makaleyi yazarken, bir yandan da History'de 'III. Reich' ya da 'Hitler' adlı bir belgeseli izliyorum. Ne kadar da benziyor gezegendeki zamane hallerimize, şaşmadan edemiyor insan! Üçüncü Reich döneminde, eğer muhalif değilseniz, yaşamınız eski yatağında akmaya devam ediyor; ne hapis, ne toplama kampı, ne baskı ve ne de şiddet var sizin için... Nazileri görmemeye çalışırsanız sorun yok yani... Mevcut duruma uymanız yeterli... 4oo bin Alman, körlük, alkolizm, eşcinsellik vb. gibi nedenlerle kısırlaştırılıyor ve mutlak itaat şart. İstersen itaat etme! Yine de itaat edenler, savaş sonrası büyük bir utançla yüzleşmek durumunda kalmışlardı.

    Mevcut durum dedim de, termik santrallerle bezenmeye çalışan ülkemizin mevcut hali geldi aklıma. Geleceğin enerjisi, sonsuza kadar dünyamıza yetecek olan güneş ve onun kadar olmasa da, rüzgâr enerjisi olduğu halde, hala köhne teknolojilere, fosil yakıtlı enerji santrallerine yatırım yapılıyor. Oysa kömür yakıtlı termik santraller, çevresine kanserin her çeşidini hediye etmekte. Birileri kömür yutmuş olmalı, aksi halde bu ısrar neye?

    Bakın kömür yakıtlı termik santraller neler yapabiliyor; santralden çevreye yayılan cıva, bebeklerde hafıza geriliği, yetişkinlerde toksik zehirlenme, yorgunluk, kanser ve erken ölüme yol açarken, santralden açığa çıkan sülfürler akciğerlerde tahribat, astım ve kalp krizi; arsenik, krom, manganez, kurşun, baryum, talyum gibi madde ve radyoaktif partiküller ise, nörolojik travma, kanser ve karaciğer hasarı oluşturuyor.

    Yok olan doğal çevre ise, santralin insanoğluna ekstra hediyesi. Üstelik daha ismini saymadığım bir dizi başka hastalık da var.
    Burası Türkiye, bizde bunlar makul haller; 'zararlı olan her şeye açığız. Deneriz, olmadı vazgeçeriz!'

    Üç tarafımız denizlerle çevrili, biraz daha zorlasak adayız yani neredeyse dört tarafımız denizlerle çevrilecek ama ülkede yüzme bilen yok, iyi mi!? Bu nereden aklıma mı geldi? Hiç aklımdan çıkmıyor ki! Hiç unutmam, sanırım Van Gölü'nde Üniversiteler arası bir yüzme yarışı yapılıyor, yüzücülerden birisi, teknelerdeki yetkililerin yanı başında, bir düzine teknenin arasında, göz göre göre boğuluyor. Ne demek gerekir bilemiyorum, sanırım sözün bittiği yer burası olmalı. Böyle bir şey ancak Türkiye'de olur ve adı sanı bilinmeyen gözden uzak, birkaç isimsiz ülkede!
    Porsuk Çayı'na düşen 9 yaşındaki bir çocuk, neredeyse 900 metre boyunca suda sürükleniyor, ilgililer sadece seyretmekle, laf kalabalığıyla ve gereksiz bir telaşla yetiniyorlar. Dal, çalı, kepçe atanlar var! 'Aha, aha çocuk suya düştü', 'atın lan dalı', 'tüh, kaçtı'. Bunlar kurtarma diyalogları. Sanırsın balık yakalamaya çalışıyor bu güruh. Bir tane yüzme bilen yok ki, suya atlasın da alsın çocuğu. Bir tane emniyet, cankurtaran teknesi devriye gezmez ki, müdahale etsin de çocuğu kurtarsın! Allah'tan ilgisiz vatandaşın birisi tesadüfen görüyor da, suya atlayıp çıkartıyor çocuğu!

    E, sen Eskişehir'i adam et, adam gibi bir kent yarat ve sonra da çek git, hizmet edemeyeceğin bir yerde takıl! Geride kalanlar da işte işi bu kadar toparlıyorlar. Bu da, ülkemizin makus talihi olmalı; nerede işe yarar bir adam olsa, bir süre sonra politikaya atılma, Ankara'ya gitme basiretsizliğini gösteriyor. Bunu bir rahmetli Recep Yazıcıoğlu yapmamıştı. O da, hizmet uğruna, talihsiz bir kazayla, erkenden aramızdan ayrıldı gitti.

    Hangi birini yazacaksın, hepsi de kara mizah örneği. Deprem olur, arama kurtarma ekipleri gerektiği anlaşılır ve arama kurtarma ekipleri kurulur. Sel olur, 'dere yatağında yapılaşmama olmaması gerektiği' anlaşılır. Heyelan olur, yamaçlardaki ormanın yok edilmemesi gerektiği ve böylesine dik yamaçlarda mahalleler kurulmaması gerektiği gerçeği görülür. Tren kazası olur, trenin hızlı kullandırılmasının yanlış olduğu anlaşılır. Plastik çadır, içindeki 9 kişiyle yanar, çadırın ikinci bir kapısının daha olması gerektiği akla gelir. Abant'ı Davos yapmaya kalkışılır, ama Abant'ın Davos olmasının yanlış olduğu anlaşılır.

    Şimdi de, ülke bir uçtan öbür uca HES denilen baş belası projelerle tahrip ediliyor... İkizdere'de, 78 kilometrelik vadi yatağında su, 60 kilometrelik bir tünelle gözden kayboluyor. Ancak, o da çok cılız olarak, 10-15 kilometre kadar açıktan akabiliyor. Koruma altındaki bölge, HES projesi denen saçmalıkla tahrip edilmiş durumda. HES projelerinde en büyük tahribat, suyun alındığı nokta ile, bırakıldığı nokta arasında olmakta. Hala Karadeniz'e gitmediyseniz, gidin! Gidin ve bu dehşet tablosunu kendi gözlerinizle izleyin. Suyun ortamdan uzaklaştırıldığını, dere yataklarının ekolojik yaşantısına son verildiğini, doğal habitatın yok edildiğini görün. Deredeki suyun alınması, damardaki kanın alınmasıyla aynı etkiyi yapıyor. Nehirler yaşamı, topraklara, tabiata dağıtıyor; kan dolaşımı gibi...

    'Attığımız taş, ürküttüğümüz kurbağaya değecek mi peki?' Nasıl olsa 10-15 sene içerisinde güneş enerjisi peşine düşeceğiz. ABD, AB, Çin, Rusya, Hindistan, Güney Kore, ortak bir projeyle bu işe 2009 yılında bulaştı bile, adı da; DESERTEC. Yani bu ülkeler, Sahara Çölü'nde üreteceği güneş enerjisi kaynaklı elektriği kullanmaya hazırlanıyor, biz ise, akarsu vadilerini tahrip, hatta yok etme peşindeyiz!

    Bir zaman sonra bunu yapan ulusal ve yerel yöneticiler de, yaptıklarının yanlış olduğunu anlarlar ama iş işten geçmiş olur... Çünkü biz, düşe kalka, kafamızı taşlara çarpa çarpa adam oluyoruz... Başka türlü olmuyor... Çernobil ders olmadı, Ruslara iki nükleer santral sipariş ettik... Santrali patlatınca akıllanırız ama iş işten geçer... Temel'in hikâyesi gibi. Temel idam edilecektir, sorarlar; son bir isteğin, diyeceğin var mı? Evet der Temel, 'bu bana ders olsun'...

    İstanbul'un su havzaları için de söyleyeceğim birkaç sözcük olacak. Uluslararası hukuka göre, kıyıdan 300 metre mesafeye kadar çivi bile çakmak yasak ancak Çekmece Gölü çevresi hiç de öyle görünmüyor. Çevre,toplu konutlarla dolu. Yok edilen sazlık ve ağaçlık alanlar, artık toprağı tutamıyor, sular sel oluyor. Kâğıthane, Çekmece Gölleri çevresi, heyelan bölgesi yani riskli bölgeler ama Çekmece havzası imara açılmış, çıplak, korunmasız bir alan. Terkos, Sazlıdere, Ömerli gibi çok önemli su havzaları var ama 10.000 (on bin) hektara yakın bir bölümü, yapılaşmış bir halde... Ne demek gerekir, bilemiyorum; 'burası Türkiye, bunlar olur, makul şeyler' mi demeliyim?

    Bir başka not da, Sapanca Gölü'nden. Sapanca bölgesi, Türkiye'nin şişelenmiş su ihtiyacının yüzde 35'ini karşılıyor ancak su tesisleri, suyun göle akışını engellediği için, göl suyu kendisini yenileyemez (temizleyemez) oldu. Eskiden göl suları yılda iki kez yenileniyordu. Bu konuyla da yerel yöneticilerin ve çevre platformlarının ilgilenmesi gerekiyor.

    Nehirlerimiz, derelerimiz, çaylarımız kısacası akarsularımız, köprülerimiz de bir başka alem. Köprü yapıyor, yıkılınca onarıyoruz; oluyor mu sizce? Olmuyor elbette! Nehirlerimiz de Allah'a emanet. Örneğin, Ergene Nehri, 1.300 (bin üç yüz) fabrika tarafından kirletiliyor. Her gün civarda yaşayanlardan 30 kişi kanserden ölüyor. 30 yıl önce, çocuklar yüzüyor, kadınlar çamaşır yıkıyor, susayan, su içiyordu. Tertemizdi. Şimdi, Filyos Nehri gibi, simsiyah, çevresine zehir, ölüm saçıyor. Ne yapmaya çalışıyoruz, Allah aşkına!?

    Bu arada, vücudumuza bir şekilde (cep telefonları, baz istasyonları, bilgisayarlar, MR, tomografi, röntgen, güvenlik kapılarından X-ışınları vb. yollarla) bulaşan radyasyonu atabileceğiniz birkaç gıdadan bahsetmek istiyorum; kırmızı pancar ve yulaf. Evet, bu gıdaları haftada iki kez tüketmek, radyasyonu yüzde 90 oranında azaltır. Beta karoten içeren gıdalar, B vitamini, zerdeçal, zencefil ve Amerikan Ginsengi de, vücudumuzdaki radyasyonu yok eden gıda ve maddeler arasında; 'bunları da aklınıza geldikçe kullanmalısınız' diyeceğim. 

     'Laf lafı açıyor' diye bir televizyon programı vardı, sanırım Aziz Üstel sürüklüyordu bu sohbet (küresel deyimiyle, 'talk show') programını. Onu da yâd ettim, çünkü laf lafı açıyor diyeceğim. Evet, laf lafı açıyor ve söz nerelere geliyor... Sözlerini Fikret Şeneş yazmıştı, 1974 yılında, Kıbrıs Barış Harekâtı'yla dillere marş oldu. Herhalde, yurt sevgisini en güzel bu şarkı anlatıyor olmalıydı. Yediden yetmiş yediye herkes eşlik ediyor, söylüyor, dinliyor, duygulanıyordu. Her duyduğum zaman, her dinlediğimde hafifçe gözlerimi nemlendiren, tüylerimi diken diken eden bir şarkının adıydı o; 'Memleketim'... Ve Sevgili Ayten Alpman, her zaman dinlenecek, gözlerimizi nemlendirecek bir eser bıraktın bu güzel ülkeye,  mekânın Cennet olsun, ışıklar içinde yat...

    Ve sözü daha doğrusu yazıyı, bir Kızılderili sözüyle bitiriyorum; 'doğadan uzaklaştıkça, kalbiniz sertleşir'...

     

     

     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak