BolununSesi, Bolu Halkı'nın vicdanının sesidir

İster inan, ister inanma!

Yeşim Seçen

    9 Kasım 2012

         Bugün sizlerle bazı anekdotları paylaşmak istiyorum. Elbette gezi ya da çocukluk anılarıma ait değil bu kısa notlar; necip milletimize, hepimize ve görmezden geldiklerimize ait...
         Gazetemiz için her makalemi şirin ve yemyeşil Bolu'nun çok uzaklarından, İstanbul'dan yazıyorum ve çoğunlukla da bu makaleler, İstanbul'un çevre sorunlarına ait oluyor ancak 'İstanbul hapşırırsa, Türkiye nezle olur' diye bir söz var ya, işte, o koca metropole ait gibi görünen her sorun, her çözüm, Anadolu'yu ve özelde Bolu'yu da ilgilendiriyor.
         Eğer İstanbul'un kent estetiğiyle ilgili bir sorunu varsa, inanın bu Bolu'da ve Anadolu'da birkaç kat olarak karşınızda duruyordur. Kirlenen gökyüzü İstanbul'da griyse, Anadolu'da siyaha dönüşür. Ve elbette bunun tam tersi durumlar da söz konusu olur; İstanbul'da biten dostlukların, komşulukların Anadolu'da hala yaşanması gibi. Bu kısa hatırlatmalardan sonra konumuza, İstanbul'dan girmek istiyorum.
         Taksim'i yayalaştırma projesi adıl altında, yeni bir meydan oluşturmanın ilk adımı atıldı, kılıçlar çekildi, kazmalar vuruldu, yüzyıllık birçok çınar ağacı da bu proje kapsamında kesilecekleri günü beklemeye başladı. Elbette çağdaş kentlerin, gurur duydukları ve kentleriyle özdeşleşmiş devasa meydanları var ve ne yazık ki ülkemizde bu anlamda tek bir meydan yok. Gel gör ki, meydan yaratacağım derken, Taksim'in akciğerlerini yok ederek, yerine bir başka devasa yapıyı, çakma tarihi eseri kondurmaya kalkmak, bu projenin can alıcı eleştiri noktası oluverdi.
         Kent mimarları, meslek odaları ve bu konuya karşı çıkan, eleştiren sivil toplum kuruluşları, bu noktada yerden göğe kadar haklılar. Kimsenin meydan yapmayın dediği yok, söylenen şu'; meydanı yeşil dokuyla bütünleştirecek yerde, çakma Taksim Kışlası'nı ne diye meydana konduruyorsunuz?'
    Bir de medyada şu dile getiriliyor; 'Çakma Taksim Kışlası'nın orta yerine yani iç avlusuna yeşil alan ve ağaçlar yerine, dev bir buz pisti konduruluyor!'. Yeşil yerine buz! Bu, çakma Taksim Kışlası'nın şaşırtıcılığını bir kat daha artırıyor. Küresel ısınmayla eriyen kutup buzulları ve karasal buzulların yerine, küresel ısınmaya sembolik bir karşı çıkış olarak, kışlaya buz pisti monte ediliyor olmalı!
    Bir başka konu da, küresel ısınmanın etkisiyle Hindistan'dan sonra bizde de yaşanmaya başlanan 'Muson Yağmurları' ve 'Venedik' olan kentlerimiz. Artık yağmur beklenmedik bir şekilde geliyor, perde gibi iniyor ve kentlerin altyapısını test ediyor. Sonuç elbette ki kaçınılmaz olarak, 'Venedik.' Eksik olan tek şey, gondollar, serenat yapan gondolcular ve ünlü Rialto Köprüsü (Bu arada Venedik, bu gezegende İstanbul'dan sonra en sevdiğim şehir, ukalalık yaparak ve affınıza sığınarak, özele de gireyim).
         Elli yıldan bu yana da doğal yatakları bozulan dere boylarında yapılaşma olduğu, bu yapılaşmaya yerel yönetimlerce göz yumulduğu için sel seylap içerisinde kalan yurttaşlar isyanı basıyor; 'devlet nerede?' İyi de, dere yatağında bitişik nizam yerleşip, ruhsatsız, plansız, projesiz yerleşik düzene geçerken, devlete mi sordun? Devlet de sana yapma demedi, yasaları, yönetmelikleri 'oy uğruna' uygulamadı ya, bu da ayrı bir konu. Ancak şurası gerçek ki, kentlerimizin alt yapısı kocaman bir 'sıfır'.
         Gelelim mizaha. Mizah ve şaka anlayışımız bile değişti, şu şakaya bakar mısınız; adam eşiyle yatakta bıçakla şakalaşıyor, şakayı öyle ileri götürüyor ki, şahdamarından bir kesik alıyor. Kadıncağızı yarım saat gecikmedikleri için, yaşama tutundurmayı başarıyorlar. Tüm hayvanları tenzih ederim ama eşek şakası desen değil, başka bir hayvan şakası hiç değil ancak bizim insanımızın, eğitemediğimiz, görgüsüzlükte tavan yaptırmayı başardığımız insanımızın yapabileceği bir halt bu. Demek ki, adam yatağa bıçakla giriyor, karı koca şakayı bıçakla, kasaturayla, usturayla, sustalı çakıyla yapıyor.
         Bir başka şaka gibi olay da, taksiyle çarpışan sarhoş motosiklet kullanıcısının, taksi şoförünü önce bıçaklaması, sonra da eşek sudan gelene kadar dövmesi; adam yasaları kendi uyguluyor, cezasını kesip, infaz ediyor. Haklı olup olmadığı da bir başka konu ancak şurası bir gerçek ki bu adam ve bunun gibi nice örnekler, insan kılığında bir yaratık ya da şeytanın tetikçisi olmalı.
         Trafikteki akıl hastalarının yaptıkları kazalar ise, insanı çıldırtan, aklını alan cinsten. Deli olduklarından emin olduğum ancak sürücü ehliyetini nasıl aldıklarını, alabildiklerini anlayamadığım insan müsveddeleri, Azrail'le iş birliği yaparak, karayollarında dolanıyor. Devlet yollarında, otoyollarda, bulvarlarda, yan yollarda, ara sokaklarda iş başındalar ve her an karşınıza çıkabilirler.
    Bu akıl hastalarının cinayet yöntemi de şu; sarhoş araç kullanmak, kısa, uzun mesafe ya da çıkmaz sokak, otopark, dağ, bayır, uçurum kenarı vb. gibi ayrım yapmadan sürat yapmak ve en önemlisi de araç kullanmayı bilmemek. Yüklendikleri misyon icabı, ölüyor ve öldürüyorlar. Bu adamlara çağdaş bir ülkede bırakın sürücü ehliyeti vermeyi, sokakta yürümek için dahi izin vermezler. Zaten akıl sağlıkları yerinde olmadığı için, inanın ömürlerini akıl hastanelerinde tamamlarlar. Bana, 'iyi de bu çağdaş ülkelerde sürat yapanlar, alkol alıp araç kullananlar, kural tanımayanlar yok mu?' diyenler olursa cevabım da şu; 'var elbette ama bu adamlar zaten arıza yani suçlu kategorisinde kabul edilen belli bir kitle. Bizde ise normalim diye dolaşan, akıl sorunu olmadığı var sayılan, suçlu kategorisine dâhil edilmeyen ve ne yazık ki hemen hemen tüm sürücüler bu şekilde davranıyor'.
         Medyada felaket senaryosu gibi sunulan bir başka dikkat çekici haber de; 'trafik cezaların artırılacak olması'. Bu konu sürücülere, 'sizlere kötü bir haberimiz var' diye sunuluyor. Yok canım, kötüymüş! Bunun neresi kötü? Trafik kuralsızlığı ve kendini bilmez sözde sürücüler yüzünden ülke karayollarında can pazarı, terörden daha kanlı bir gündem yaşanıyor. Trafik kazalarında akıl almaz kusurlarla, bilinçli hareketlerle cinayet gibi kazalar olurken, trafik cezalarının artırılmasından daha doğal ne olabilir ki? Hem bu cezalardan, kurallara uyan sürücüler neden korksun ve tepki göstersin ki?
    Tepki gösterenlere de acıyacak halimiz olmamalı çünkü bu adamlar, kuralları ihlal etmeyi göze almış ve alışkanlık haline getirmiş aziz sürücülerimizden başak bir şey değiller. Bence trafik cezalarımız, artırılacak olsa da caydırıcı olmaktan çok uzak. Alkollü ya da aşırı hızlı araç kullanıp da kaza yapana, kaza yapmadan yakalanana, sonsuzluğa kadar araç kullanmayı yasaklamak gerekiyor hatta bu sürücüleri yolcu olarak dahi araçlara almasak yeridir. Uyanmamız için kendi canlarından geçtik ama daha kaç can yakacaklar, daha kaç aileyi paramparça yapmaya devam edecekler?
         Vatandaşın biri de hekim olmuş ama adam olamamış! Bu camiadan ince zekâya dayalı yalan yanlış yapılan işlere ve hekim sıfatlılara çok az da olsa tanık olmuştuk ama eviyle birlikte eşini de yakmaya çalışanını görmemiştik. Bunu da gördük, elhamdülillah. Geride kalan meslek erbaplarından neler beklenebileceğini, varın siz hesap edin!
         Ne kadar da çok korunacak kadınımız, gazabından korunmamız gereken erkeklerimiz varmış! Yer Antalya İli'nin Muratpaşa İlçesi. İlçede koruma alması gereken 1.500 (evet bin beş yüz) kadınımız ama toplam 750 polisimiz var. Korunmamız gereken de, ülke düzeyinde yüz binlerce erkek. Bu işler, korunmayla, korumayla olacak gibi görünmüyor. Asıl olan, gazabından korkmayacağımız erkekleri yetiştirmek, halkı eğitmek değil mi? Ne söylesen boş...
         Bu arada gezegenimizde ve nedense de illa Orta ve Yakın Doğu'da, sağa sola demokrasi götürme sevdasıdır gidiyor. Önce Irak'a, sonra Libya ve Afganistan'a ve şimdi de Suriye'ye demokrasi(!) götürüldü, götürülüyor, 'sırada da İran var' diyorlar. Nasıl bir demokrasiyse, peynir ekmek gibi dağıtılan idamlar, infazlar, patlayan bombalar, kendilerini patlatan insanlar(!), engizisyon mahkemelerini aratmayan mahkemeler ve kararları, savaş tutsaklarını en vahşi yöntemlerle katleden, çatılardan canlı canlı atan, çukurlara doldurduğu ve öldürdüğü kardeşlerinin kulaklarını kesip, objektiflere pişmiş kelle gibi sırıtan demokratlar(!) ortalığı dolduruverdi. Allah korusun ama bir de bakmışsınız sıra bize gelmiş ve demokrasiyle biz de tanışmışız; kapı çalınıyor; kim o? Demokrasi, aç kapıyı ben geldim...
         Elbette, İzmir Doğal Yaşam Parkı'na Maliye'nin vergi salması da bir tuhaflık örneği, Ne zamandan beri doğal ortamlar devlet için gelir kapısı olarak görülmeye başlandı ve Ankara ya da İstanbul'da, bunun bir başka örneği var mı? Cevabı da biz verelim; YOK! Bu, İzmir Büyükşehir Belediyesi'ni hırpalamak, emir alma kiplerine uygun hale getirmek için özel bir uygulama gibi görünüyor ve gerçekten de üzücü, bir o kadar da saçma.
         Manisa'nın eşsiz Spil Dağı Milli Parkı'nı da, üstelik Ekim ayı sonu gibi serin sayılabilecek bir sonbahar sezonunda, neredeyse kış mevsiminin başlangıcında yakmayı başardık. Artık Spil'in eşsiz kızılçamlarından 50 hektarlık (100 futbol sahası büyüklüğünde) bir bölümü, ne yazık ki yok.
         Son olarak da, ebeveynlerimizin çocukluğunda, 'Adab-ı Muaşeret' yani bugünkü Türkçeyle 'Görgü Kuralları' adlı kitaplar satılırmış ve bunlar, ailelerin, genç kızların, delikanlıların başucu kitabıymış. Sanırım bu kitapların varsa yeni baskılarından birer adet edinmenin zamanı geldi de geçiyor. Aramızda kalsın ama bu konuda tek bir kitap bile bulamayacağınızdan eminim çünkü 'yok böyle bir şey'...
         Sevgiyle kalın

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak