BolununSesi, Bolu Halkı'nın vicdanının sesidir

Sesimi duyan yok mu?

Esra Yıldız

    11 Mayıs 2013

       Geçenlerde,
       Milletvekilinin biri Marsilya'da...
       Diğerinin gücü yok, amca dayı "Başkanlığı alırız" diye siyah çelenkle belediyenin, oranın buranın kapısında...
       Başkan Çin'de...
       Meclis üyeleri parti gözetmeksizin cümbür cemaat Paris'te...
       Yurdum insanı ne yapacak? Ne yapsın? Geçim derdinde. Mecbur.
       Hal böyleyken, bir pazar sabahı kalktık erkenden yürüyüş yapacağız diye.
       İnsanların hepsi kalkmadan, gece çevredeki hareketsizlikten oturmuş toz duman yeniden havaya yükselmeden, açtık evin pencerelerini hava almak maksadıyla. Gelince sımsıkı kapatacağız, evin içine kapanacağız.
       Balkon mu?
       O bize üç dört senedir zaten haram. Artık içindeki tozdan dolayı çiçek yetiştiremeyen saksılara depoluk yapar halde. Bir de yuvarlak masamız vardı orada. O da uzun süredir naylona sarılı; sahibi tayin olmuş, gidecek memur malı misali.
       Çıktık gittik şu bizim tüm verilen hizmetlerin içinde en idare eder olan Orman Parkı yürüyüş parkuruna. Bir tur, iki tur derken; çalıştı sulama amaçlı fıskiyeler. Gelirken; yolda orta refüjdeki yeşil alanı sulaması gereken, ancak bunun yerine E5 asfaltını dere haline getiren fıskiyelerden belliydi onların da doğru olmadığı. Onlar da yeşilin yerine, tartan zemin kaplamalı yürüme yolunu suluyor. "Allah Allah" diyoruz, acaba bilmediğimiz yeni bir hizmet mi bu? Hani bir tur at, sonra duş al. Sonra bir daha, bir daha... Ne kadar tur, o kadar duş. Çöpleri toplayan görevliye sesleniyorum biraz da sinirle: Kardeş bunlar niye ayarlanmaz? "Abla" diyor, "Şikâyet eden çok, üç gündür söylüyorum!". Evet, birkaç gün önce, aynı yürüyüş bandında başkanımızın yardımcısı Emine Davarcıoğlu Hanım da vardı aslında.
       Paris yollarına dönen İzzet Baysal Caddesi'nde tozdan bayılan kadının hikâyesini eşimden dinleyerek bitirdik o rutubetli turlarımızı. Yollardaki ardı arkası kesilmeyen çukurlardan atlaya zıplaya giden arabamızın acılı iniltileriyle önce ev, sonrasında Abant'a yollanıyoruz. Yolun ortasındaki düzensiz refüj, onu çevreleyen kırık dökük bordürler, bir türlü bitmeyen Paşaköy otoban girişi, güya yeni yapılmış ama hemencecik kırılıp dökülmüş yol kenarı beton kanal ve taş duvarları manzaralı Abant yolu derken; ulaşıyoruz efsaneye. Efsane efsanede kalmış, geçmişte Davos olma yolunda. O canım gölün etrafındaki doğal taş toprak yolun yerini; üzeri daha süpürülmemiş beton kaplamalar, bordürler almış. Kırmızı tozlu bir yürüyüş yolu, onunla göl arasında üzeri toprakla kapatılmaya çalışılmış sarı stabilize şev. Oysaki bugün taş kaplama üzerinde bir garip duran at pislikleri bile, o eski doğal yolda ne kadar da dekoratifmiş. Bitmiş Abant bitmiş. Aleni bitirilmiş.
       Burası açmadı, gidelim dedik şu Abant'ın arkasındaki yoldan Göynük'e. Çıktık rampayı, ineceğiz Mudurnu yoluna, o da ne? Böyle tehlikeli rampa olur mu? Gözlerimi kapadım, içimden dua ettim inene kadar. Yine atlaya zıplaya girdik Göynük yoluna. Bildiğim kadarıyla bu yol da uzun süredir yapımda. Bir asfalt, bir stabilize, bir kaya yol derken; zor zahmet attık kendimizi şirin beldeye. Hay Allah! Oranın ana caddesi de kazılmış, öylece bırakılmış. Yola çıkış pişmanlığımızı Akşemsettin Hazretleri'ni ziyaretle gidermeye çalışıyor, biraz nefes alıyoruz. Geldiğimiz yola bir daha girilmez, Mudurnu tarafına dönüş 100.yıl tarafından. Geldiğin yol gittiğini aratır misali, orası da derin kasislerle dolu. Arabanın iniltileri sanki daha da artıyor, "Daha geçen hafta masraf çıkarttık diye, bana söylendiniz durdunuz. Şu tatil günü evde oturmadınız, gene beni bu yollara neden vurdunuz?" der gibi.
       Mudurnu'da bir çay ve Bolu dönüş yolu. Orada da yapım çalışmaları kaç senedir bir arpa yolu ilerlememiş. Aynı yerde debelenip durur. Hani şu Tepe Karakolu var ya, işte orası. Bir sene çevresi şev yapılarak yol yapıldı, sonraki sene şev göçtü, yol bozuldu. Ondan sonraki sene şevle beraber, üstüne su kanalları yapılarak yol yapıldı; ertesi sene yine göçtü, yol bozuldu. Bu sene şeve taş duvar yapılıyor, yol tekrar yapılacak. Anlayacağınız tam üç kere. Saç saç saç, paraları oraya buraya saç misali.
       Camdan en az benim kadar kızgınlık ve yorgunluktan yüzü düşmüş turistlerin olduğu tur otobüsüyle beraber yaklaştık Bolu'ya. Şehrin üstünde sapsarı bir bulut, tam resimlik... Bu güneşin yansıması değil, toz toprağın ayağa kalkmış hali. Girdik içi karman çorman malum şehre, attık kendimizi zorla yorgun argın eve.
       Çin'de, Marsilya'da, Paris'te gezen yöneticilerimizi bir düşündüm; sonra esnaf kefaletteki, hastanedeki, belediyedeki yolsuzluk skandallarını. Sonra kafasındaki örtüyü düzelten teyzeleri, amcaları, ciğeri tozdan dolmuş çocuğunu hastaneye götürmeye hazırlanan velileri, kısaca yurdum insanlarını.
       Hemen aklıma depremdeki söylem geldi. Hani şu enkazın altında kalanların can havliyle çığırdıkları:
       "İmdat! Orada sesimizi duyan yok mu? Kim kurtaracak bizi?"

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak