Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Güneydoğu hatıralarım ve çözüme bir bakış...

M. Nevzat Özdemir

    26 Mart 2013

        Bölük komutanım; "Hoca, söyle bakayım. Askerliğini burada tamamlamak mı istersin? Yoksa, şu Taban köyü'nde öğretmenlik yapmak mı istersin" deyince; "Komutanım, memleketimin her yerinde, en zor şartlarda bile mesleğimi yapmak isterim"dedim. "Askerlik bu kadar mı kötü yahu!" diyerek beni payladı ve erken terhis evrakımı imzaladı. Askerliğimin geride kalan dönemini bölgede er öğretmen olarak tamamlayacaktım ama daha sonraları yaşadığım olaylar çok kez "keşke birliğimde kalsaydım" dedirtmiştir bana...

         Taban Köyü'ne gelince... Burası tugayın hemen bitişiğinde bir köydü. Yazıcılıktan önce mehmetçik gazinosunda tatlı reyonu tezgâhtarı iken dondurma ustası Rizeli Sabri arkadaşımla bu köye süt almaya gelirdik. O zamanlar yığma taş duvarlı, toprak damlı evlerle dolu çok fakir bir köydü Taban Köyü...

         Memleketimizin güzide parçası Güneydoğu ile ilk tanışmam,12 Eylül öncesinin o netameli günlerinde Diyarbakır'a gelmem işte bu sebeple oldu. Bolu o zamanlar 20-25 binlik küçük bir şehir iken Diyarbakır büyük, canlı bir kentti.

         Tayinim kısa bir müddet sonra da yine bu bölgede Mardin - Kızıltepe'ye çıktı. Kızıltepe'nin Suriye sınırına yakın bir köyüne... Okulların açılmasına az bir süre kalmıştı. Ankara'dan 18-20 saatlik uzun bir yolculuktan sonra Kızıltepe'de otobüsten indim. İlçede küçük bir parkta soluklanırken 11-12 yaşlarında bir çocuk geldi yanıma; "Abi, ayakkabılarını boyayım mı? Dedi. Tamam boya, dedim... Benim yabancı olduğumu hemen anlamıştı ve "Nerelisinden sonra sert  bakışla bir soru daha yöneltti .."Kurtuluşçu musun?" diye... Eyvah! Nasıl bir yere geldik! dedim kendi kendime... Ufak bir çocuk bile nasıl politize olmuştu. Zaten ilçenin her yeri DDKD, DHKD, KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşu), Rızgari ( Kurtuluş) Deng-i KAWA vb. yazılarla doluydu... Kızıltepe o zamanlar bir kurtarılmış sol+kürtçü yer gibiydi. Milliyetçi-muhafazakâr çizgide fikir dünyasına sahip bir genç öğretmen olduğum için "İşin burada zor olacak Nevzat Hoca, dedim  kendime"... Gerçekten de öyle oldu...

         O zamanlar şimdiki gibi ulaşım imkânları yok tabii... Zar zor bir araba bulup görev yapacağım köyüme doğru yola çıktım. 20 km civarında bir yolculuktan sonra köye geldik. Şansıma köyde  sağlık ocağı ve bir de sağlık memuru varmış.. Taksi şöforü beni direkt onun yanına getirmişti ve biz Osman'la tanıştık... Sağlıkçı Osman... Güzel insan... Fedakâr memleket evlâdı.. Baktım kafalarımız da uyuyor... Oh! çektim derinden, derinden...Bir müddet birlikte aynı yerde kaldık Osmanla... Dert ve kader ortağı olduk onunla... Kulakları çınlasın güzel kardeşimin...

         Köy büyük bir köy... Toprak duvarlı, düz damlı evlerle dolu... Mezopotamya ovası burası...Göz alabildiğine dümdüz bir coğrafya... Tek bir ağaç bile yok... Hava sıcak, dağlıyor insanı...Yeşilin içinde doğmuş, büyümüş biri olarak acaip oldum ve büyük şaşkınlık içindeyim. Camdan bakıyorum. İnsanların bir kısmı arap kıyafetleri ile dolaşıyorlar. Yahu! Ben nereye geldim, burası Türkiye mi? Diyorum...

         Akşam olunca Osman "Hadi gel Nevzat, köy odasına gidelim. Orada muhtar ile tanışırsın" dedi. Köy odasına, daha doğrusu ağanın odasına geldik. Zemini toprak 25-30 metre uzunlukta bir oda burası... Tam karşıda duvarda rahmetli Ecevit'in resmi... Altında bir televizyon var ama kapalı... Onun yanında çok büyük bir küp... Hani şu toprak altından çıkan Roma devri şarap küpleri gibi.. Bundan maşrapa ile su içiyorlar. Bir yanda da misafirler için hazır bekleyen yün yataklar ve yorganlar... Renk renk... Sağlı sollu yer minderlerinde oturan, baştan aşağı Arap kıyafetleri giymiş insanların arasından geçerek tam karşıda yine aynı kıyafetli ama kadife yastık ve minderlerde oturan bir zatın yanına geldik. Muhtarımız, aynı zamanda köyün en zengini, yani ağamızmış... 45-50 yaşlarında bir zat... Ayağa kalkarak beni karşıladı ve "hoş geldin, otur bakayım muallim, dedi.. Memleketimi, halimi hatırımı, yolculuğumu falan sordu ve anlamadığım bir dilde odada bulunan zevata beni tanıttı. Sadece muallim ve Bolu kelimeleri kulağıma çalındı. Kürtçe diye bir dil ve Kürt denilen insanlarla ilk ciddi karşılaşmam, tanışmam da budur. O zamanlar malûm ülkemizde Kürt - Kürtçe gibi lafların ağıza bile alınmasının pek kolay olmadığı zamanlardı. Muhtar birkaç soru da memleket ahvalinden, siyasetinden sordu. Yuvarlak cevaplar verip, geçiştirdim. Bu arada Arap kıyafetli bir genç elinde tek fincan ve değişik bir cezve ile yanımıza geldi. Mırra imiş. Yani acı kahve... Bu kahve oldukça zor yapılan, ustalık isteyen, sapsız bir fincanın dibine az miktarda doldurulup öyle ikram edilen ve bir iki yudumda içilen değişik bir kahve...İlk defa gördüğüm bu kahveyi bitirip fincanı yere koydum ki odada bir bağırışma oldu. Meğer fincan yere konmazmış, hizmet edene geri verilirmiş. Muhtar; "Bir daha böyle yaparsan içini altınla doldurursun hoca! Bu kez affetttik" dedi gülerek... Sohbet devam ederken sağ cenahta oturan iri yarı bir köylü sırıtarak bana seslendi. "Muallim, muallim... Şu iki kelimeyi hemen öğren ve duydun mu kaç!" diyerek "vur ve kaç" kelimelerini ve onların Kürtçelerini seslendirdi. İlk ezberlediğim Kürtçe kelimeler de bunlardır. Bir vakit sonra müsaade isteyip odadan ayrıldık.

          Ertesi sabah okulun durumunu görmeye gittim. Dış kapısı açıktı, içeri girdim. O da ne! Baktım sınıfın içinde bir eşek önüne konmuş otları yiyor! Camlar kırılmış, bir sınıf kapısı ise kökten sökülüp çalınmış ( sonra bu kapıyı bir evin avlusunda gördüm ve geri getirttim), resmi evraklar yerlerde... Ortalık toz dumandan geçilmiyor...

        Yine muhtara gittim, çaresiz... Rica ettim. Biraz naz etti ama sağolsun sonunda Kızıltepe'de bir adres verdi. Nalburiye esnafı... Ondan istediğini al, parasını da bana yazdır, gerekeni yap dedi. Eksikleri tespit edip, gidip herşeyi aldım. O zamanın parası ile baya bir hesap tuttu.. Masrafı duyan muhtar "yaktın beni muallim" dedi ama olan olmuştu. Ondan sonra başladım boya badana, tamir işlerine... Gariban köy öğretmenlerinin bitmez tükenmez işleridir bunlar zaten...

         Yeni eğitim öğretim dönemi geldi çattı. Okulda ilk günüm... 80 civarında öğrenci var. Tek kişiyim. Yeni arkadaşlar gelinceye kadar "bunun adı eğitimse" eğitim yapacağım. O ilk günü tanışma ve öğrencilerin seviyelerini kontrol etmekle geçirdim. 4.sınıfa gelmiş okuma bilmeyenler bile var. İşim zor... Listelere baktım daha fazla öğrenci görülüyor. Çukurova'ya çalışmaya giden aileler ekimde döneceklermiş, onun içinmiş. Öğrencilerin üzerleri başlarından çoğunun durumlarının kötülüğü gözlerimin içine giriyor. Tek defteri ve sadece bir kurşun kalemi olanların yüzü gülüyor. Çoğu öylece okula gelmişler. Bu zor şartlarda "birşeyler" yapmaya başladım. 15 civarında 1. sınıf öğrencim var. Birleştirilmiş sınıf metoduna göre programımı uyguluyorum.

         Ayda bir maaş almaya Kızıltepe'ye inebiliyorum. Oradan aylık ihtiyaçlarımı tedarik ediyorum. Yukarıda bahsettiğim gibi Kızıltepe o zamanlar siyasi olarak aklınıza gelen tüm Marksist-Leninist ya da Maocu örgütlerin, sol Kürt derneklerinin cirit attığı, sağ görüşlüler için çok tehlikeli bir yer... Kızıltepe Mardin arası çok yakın. O ay başında Mardin'e de çıktım. Çok güzel ve tarihi bir şehir Mardin... Bir gece daha kalıp gezeyim dedim. Akşam otelde lobide iken caddeden silah sesleri gelmeye başladı. Otelci; "herkes odasına çıksın" diye bağırdı. Sabahleyin öğrendik ki polislere ateş açmışlar. Mardin'de, Akpınar Mahallesi'nden vaktiyle karşı komşumuz olan bir polisle de karşılaştım. Kucaklaştık, dertleştik, evinde yemek yedik. Polis bana; " Hoca, biz polis iken burada çekiniyoruz. Allah sana yardım etsin" dedi..

         Köyde günlerimiz çok sıradan ama stresli geçiyor. Akşamları gençler geliyorlar. Tavla falan oynuyoruz. Siyasi konulara çekmek istiyorlar ama hiç girmiyoruz. Bazı örgütçü gençler siyaset konuşmayınca da kıllanıyorlar. Bu sol örgütlerin kendileri gibi düşünmeyene vurdukları "faşist" damgasını yedin mi burada "postun delindi" demektir!. Onun için hep kelimeleri tartarak sarf ediyoruz. Tv, gazete falan da yok. Tek radyo dinliyoruz.

         Bunlar okulun duvarlarını sloganlarla doldurmuşlar bir gün... Kaleşnikof resmi ile KUK yazıları falan yazmışlar. Yani Kürdistan Kurtuluş Ordusu... Çok kızdım ama birşey yapamadım. Ülkeyi 12 Eylül darbesine hazırlayan şartlar yani sağ-sol çatışmaları ise günden güne yaygınlaşıyor. Çevremizde birkaç öğretmen öldürüldüğünü duyunca iyice korkmaya başladım.

         Böyle psikolojik baskı içinde, korkuyla vazifeye devam ediyorum ama, örgütler de işi azıtmaya başladılar. Okulun bayrak direğinin ipini kesiyorlar, dış kapı kilidinin içine çomak çakıyorlar. Sabahleyin yarım saat çarşaf iğnesi ile çomağı çıkarmaya çalışıyorum yoksa okul kapalı kalacak. Bayrak direğine ip takmak da bir mesele... Takıyorum, birkaç gün sonra yine kesiyorlar..

         Halk çok iyi, misafirperver insanlar da, bu çeşitli örgüt mensupları  yok  mu!. Bu arada köyde genel bir hüzün yaşandığını da hissettim. Bunu Osman'a sordum. Meğer 6 ay önce kan davasından eski köy muhtarını vurmuşlar. Onun intikamı alınıncaya kadar çalgı çengi, yüksek sesle gülmek falan yasakmış...

          Bir gece uyku tutmadı. Kalktım camdan baktım, okulun içinden yanıp sönen, el fenerine benzeyen ışıklar geliyor. Acaba hırsız falan mı girdi? diye merak ediyorum. Okul ile kaldığım yer 100 M kadar... Kendim gitmeye korkuyorum. Komşumuz İbrahim Abi'yi uyandırdım. Beraber yola çıktık. Okulun arkasını dönmüştük ki yüzümüze bir fener ışığı tutuldu. "Hoca... Biziz... Korkma! Birşey yok!" diye seslendi birisi... Bir baktım, ellerinde uzun namlulu silahlar, göğüsleri çaprazlama mermi şeritleri ile dolu 7-8 kişi ve bir pikap... Köy gençleri bunlar... Aşiretten... Şaşkınlık içindeyim. Hayırdır nereye? diyebildim, sessizce... "Keklik avına çıkıyoruz hocam!" diye cevap verdi birisi... Meğer bunlar karşı aşiretten birini bulup öldürmek için zaman zaman ava çıkan(!) grupmuş...

         Birgün öğle arasında müfettiş çıkageldi. Eve buyur ettik. Allah ne verdiyse yedik. Okula buyur ettim teftişe.."Ne teftişi Hoca! Senin burada olman bile yeter" dedi bana...

         Bu arada köyün sağlık ocağına da yeni mezun bir doktor vermişler.. Hacettepe mezunu... 2 gün bizimle kaldı. "Ben burada durmam kardeşim" dedi, çekip gitti.

       Bizim köyden bir genç Bolu Eğitim'i bitirmiş. Yakın bir köye de tayini çıkmış. Tam bir militan... Zaman zaman bana uğrayıp okulla ilgili resmi işlemleri soruyor. Ona bu işlerde yardım ediyorum. Bu yüzden bana karşı saygılı. Bir gelişinde "Hoca... Beni Bolu'da ülkücüler demirle dövdü. Senden başka bir Bolulu gelirse çekeceği var" dedi.

         İşte, şimdi tam burada "Tarım Öğretmeni" anekdotunu anlatmam lâzım.

         Bir gece Osman'la otururken kapı çalındı. Kapıyı açtım. "İyi akşamlar.. Ben buraya yeni tayin olan tarım öğretmeniyim" diyen biri çıktı geldi. Buyur ettik içeriye... Ben " arkadaş hoşgeldin ama ilkokullarda tarım öğretmeni diye birşey yok. Sınıf öğretmeni var. Bir yanlışlık olmasın" dedim. Var! Var! Bakanlık yeni koydu bu branşı" dedi. Bu arada memleket neresi diye sorunca" Bolu" demesin mi... Hemen sıcak bir hava esti aramızda kucaklaştık ama bir yandan da militan öğretmenin sözleri beynimden geçti jet gibi... Meğer bu arkadaşın kardeşinin okulumuza tayini çıkmış. O da "önce ben oraları bir göreyim" diye buraya kadar gelmiş. Bu arada yolda minibüste epey sıkıştırmışlar kendisini... Korkmuş... Mesleği ziraatçi olduğu için de böyle bir yalan uydurmuş. O gece abiyi misafir ettik. Sabah onu erkenden yola çıkardım. "Aman! Sakın kardeşin buraya gelmesin. Yine de sen bilirsin" dedim. Kardeşi gelemedi.

         O zamanlar iletişim mektupla oluyor. Birgün hem bana hem Osman'a olmak üzere 2 mektup getirdi bir köylü... Zarflar açılmış, kâğıtlar buruşmuş yani bir yerlerde mektuplarımız "tetkik edilmiş.!" Rahmetli babam yazmış mektubu o güzel el yazısı ile... Hâl hatırdan sonra bir de bana vaaza geçmiş. Kendisi müftülük ve vaizlik yapmıştır uzun yıllar... Maddedeler halinde öğütler vermiş... İşte, vatana millete hayırlı çocuklar yetiştir, namazını kıl, köylülerle yarenlik et gibi öğütler... Osman'ın ki ise ilginç.. Onun mektubundan bir de fotoğraf çıktı. Okuldan bir arkadaşı göndermiş... Biyıkları aşağıda bir arkadaşı... Mektupta" Osman, biz burada ülkücü sağlıkçılar olarak şunu yaptık, bunu yaptık. Sen orada ne yapıyorsun?" falan diyor. Ben "eyvah!" dedim. Gerçekten de korktuğum şey zuhur etti. Birkaç hafta sonra bir akşam Kızıltepe'den eve dönen Osman'ın hali haraptı. İlçede tahta iskemlelerle dövmüşler Osman'ı... Yüzü gözü şişmiş halde idi. Bir yaşlı Kürt kadını üzerine abanmış da Osman öldürülmekten kurtulmuş. Gece yarısı olsa bile hastalara koşan, iğnelerini vuran, pansumanlarını yapan vatanperver memleket evlâdı Osman, ertesi gün köyü terkedip etti. Kaldım mı tek başına... Ben ondan sonra 2 odalı okul lojmanına geçtim. Lojman deyince de bakımsız bir bina...

         Bu sıralar köyde Apocular diye kendini tanıtan tipler iyice çoğaldılar. Hatta bize her akşam gelen tavla oynadığımız bir genç vardı. O da "Ben de Apocuyum Hoca" demeye başladı. Ben ilk defa bu Apocu lâfını da o zaman duydum. Sonraları zaten diğer örgütlerin sesi pek çıkmamaya başladı. Apocular hızlı şekilde onları tasfiye ettiler. Kızıltepe'nin duvarlarına da artık, "Serok Apo" ( Başkan Apo) sloganları yazılmaya başlanmıştı.

         O günlerde Ecevit Adalet Partisi'nden ayrılan 11 milletvekili ile bir hükümet kurmuştu. Bu milletvekillerinden biri de Mardinli Şerafettin Elçi idi. Bayındırlık Bakanı olmuştu. Şerafettin Elçi bir lâf etti Türkiye çalkalandı. "Türkiye'de Kürtler vardır. Bunlar Kürtçe konuşuyorlar" gibi bir cümleydi... Bu sözlerinden hapis de yattı sonraları rahmetli Elçi...

         Okulumuza yeni öğretmenler gelmeye başladı bu arada...Bir müddet sonra tam 6 öğretmen olduk. Ben idareci pozisyonundayım artık... Aynı lojmandayız. Gelenlerden ikisi Trakya ve Malatyalı... Dev-Sol ve Dev-Yol sempatizanıydılar.. 2 tanesi yöreden Kürt kökenli arkadaşlardı. Bunlar Ecevit'in "hızlı eğitimiyle" 2 ayda öğretmen olmuşlardı!! Bir de Kayserili Selçuk Hoca... Çok zekiydi Selçuk Hoca.. Onun siyasetini hiç çözemedim. Selçuk Hoca zaten işi hemen ticarete vurdu. Kaçak çay falan götürürdü memleketine... Hatta paketlerin içindeki hediye küçük çay kaşıklarını jiletle ustaca  çıkarırdı. Ya! Ne yapıyorsun? Deyince de... "Enayimiyim ben... Onları da ayrı satacağım" diye cevap verirdi bana.. Tam bir Kayserili idi Selçuk Hocam ama hayatımı da ona borçluyum... Anlatacağım...

         Peki bu 6 kişi ne içip ne yiyorsunuz derseniz. Malum o zamanlar Ecevit hükümetini düşürmek için ülkede bir yokluk peydah ettirdiler. Tüp yok! Yağ yok! Bu durum en çok da bizi vurdu. Köyde zaten perişandık, iyice perişan olduk. Biri bizi yemeğe çağırsın diye bekliyoruz.Tüp bulunca çoğunlukla Kürt kökenli öğretmen arkadaşlar bulgur pilavı ve mercimek çorbası yapıyorlar. Güzel de yapıyorlar. Kuyu suyu içiyoruz. İçinde ne ararsan var.! İşte, aç-tok idare ediyoruz...

         1979 da bir ara seçim yapıldı. O ara seçimde Mardin ili de vardı. Köyde sandıktan oylar silme TSİP diye bir partiye çıktı. Eskiden hep CHP 'ne oy verirmiş bizim köy... Bu kez kızmışlar vermemişler. Zaten o ara seçimden sonra hükümet istifa etti. Demirel başa geçti.. O zamanlar bölgede Adalet Partisi, CHP ve Refah Partisi'nin güçlü bir tabanı vardı.

         Bu ara seçimde er öğretmen olduğum için sandık görevim yoktu. Seçim günü Malatyalı öğretmen arkadaşın motoru ile şöyle yakın köyleri bir gezmeye çıktık. Bir köye geldik ki kalabalık ve bağıran çağıranlar... Yaklaştık, baktık yerde 4 kişi yatıyor. Hemen kaçtık. Akşam radyodan öğrendik. Köylüler siyasi çekişmeden dolayı vuruşmuşlar...

          Vuruşma deyince silah konusuna da gireyim. Askerde usta birliğinde yalnız G-1 silahını görmüş ve öğrenmiştim. Burada envai çeşit tabanca ve tüfekler gördüm. Başta Kaleşnikof tabii...

         Hergün lojmanın etrafında dolaşan ve bana arasıra siyasi lâflar çarptıran, gıcık,15-16 yaşlarında bir genç var. O bir akşam yine geldi. "Hoca! Seni Apocular çağırıyor" dedi. Birden çok korktum... Gitsem mi? Gitmesem mi? Gitsem bir türlü, gitmesem bir türlü... İçimden bildiğim duaları okuyarak gencin arkasına takıldım. Bir eve geldik. 4 kişi var odada... İçlerinden yalnız birini tanıyorum. Bizim köyden... Benzim sararmış olacak ki odadakilerden en yaşlı olanı "Korkma Hoca.. Oturup yemek yiyeceğiz" dedi.. Biraz sonra da yemekler geldi. Yemekten sonra o yaşlı olanı Kürtlere yapılan haksızlıklardan falan bahseden bir konuşma yaptı.

        

          Ve ölüm emrim...

          Artık Kızıltepe'de er öğretmenlik dönemimin bitmişti. Okullar da 1-2 gün içinde açılacaktı. Ankara'dan yine Mardin otobüslerine bindim. Kızıltepe'de indim. Şubede resmi işleri bitirdim. Kızıltepe'nin ana caddesinde yürürken birden karşıma Selçuk Hoca çıktı; "Nevzat... Çabuk kaç! Seni öldürecekler!" dedi ve koşar adımlarla yanımdam uzaklaştı.

         Şaşırıp kaldım.. Ölüm korkusu... Bunu ancak ve ancak yaşayanlar bilir dostlar... Koskoca Kızıltepe kararıp şöyle bir ters yüz oldu beynimin içinde... Hemen yakındaki camiye doğru koştum... Caminin tuvaletlerinden birine girip peşpeşe birkaç sigara içtiğimi hatırlıyorum. Hava kararıncaya kadar oralarda dolandım. Gece yarısı bir taksi tutup köye gittim. Hemen özel eşyalarımdan bir kısmını alıp hızla uzaklaştım köyden... Ayrılış o ayrılış oldu...

          O köyde tabii ki çok sayıda değerli memleket evladı, imanlı, misafirperver, iyi niyetli Kürt ailelerle de karşılaştım. Yemeklerini yedim. Allah razı olsun. Meselâ, orada bulunduğum sürece tek bir çamaşırımı bile bana yıkattırmayan, her zaman evine davet eden Abdurrahman kardeşimiz gibi... Az mı harika koyun peynirini yedik, o güzel çaylarını içtik sizin Abdurrahman... Sağol varol... Bu Abdurrahman benim bağlama çaldığımı öğrenince bana söylemeden üşenmemiş Mardin'e gitmiş. Orada bulamayınca Nusaybin'e kadar gidip bir bağlama alıp getirmişti. Bazen Kürtçe yanık havalarına da eşlik ettim onun...

         Kızıltepe merkezde de -Allah Rahmet Eylesin- Bakkal Mehmet  Amca... Köye araba bulamayınca hep evinde kaldım, ekmeğini benimle paylaştın Mehmet Amca... Seninle her dertleştiğimde; "Hoca, sana birşey olursa bizim aşiret o köyü dibinden kaldırır" diye bana moral verirdin. Mehmet Amcam benim... Hakkını helâl et e mi... İnşallah öbür dünyada da buluşuruz seninle...   

         Evet değerli okuyucularım...

         PKK, 1984'den başlayarak devlete karşı örgütsel bir gerilla savaşı yürütmeye başladı. Çok canlar aldı acımasızca, kalleşçe... Bölge halkına da büyük acılar çektirdi. Örgüte karşı gelen Kürtlere karşı da zor kullandı PKK... Her iki taraftan birçok ocağa acı düştü...

         Bu acılara yakından şahit olmuş biriyim. Vali Nusret Miroğlu'nun emirleriyle 1998'de "Bolu İli Şehit ve Gaziler Albümünü" hazırlamak için Bolu ve Düzce'de 100'e yakın şehit ailesini 3 ay boyunca tek tek dolaştık. Değerli yazar ve öğretmen arkadaşım Yaşar Aksan, rahmetli Mehmet Edip Hoca ve ben... O aileleri dinledik. Şehitlerle ilgili anılarını derledik. Resimler çektik.. Çok duygulandık.. Hele rahmetli Mehmet Edip Hoca her evde hüngür hüngür ağlardı. Gördüğümüz şudur; "Ateş düştüğü yeri yakıyordu" gerçekten... Dışarıdan slogan üfürmek, ahkâm kesmek kolaydı!

          Bu ziyaretlerde en dikkatimi çeken şey de şehitlerin % 99'unun gariban, orta halli aile çocukları olmasıydı. "Tuzu kuruların" çocukları zaten o dağlara gitmezlerdi!

         Terör olayları ortaya çıkardığı binlerce mağdur aile yanında memleketin kıt mali imkanlarını da eritti bu 30 yılda... 400 milyar dolar diye bir hesap çıkarıyorlar. Bu para o bölgede harcansa neler neler  olmazdı?

          Şu sosyolojik gerçeği de görelim. Biz bu PKK'lıları terörist olarak görüyoruz ama onları halk savaşçısı olarak gören büyük de bir kitle var. Bunlar mühim siyasi bir tabana da sahipler bölgede...

          Allah'a şükür, bu son 30 yılda (derin çeteler ve PKK tarafından çok da denense) Türkler ve Kürtler  kitlesel olarak birbirlerini kırmadılar. Bizim 1000 yıllık iç içe geçmişliğimiz, sağduyumuz bunu hep engelledi. Bu çok mühimdir...

          PKK, 2012'yi "final yılı" ilan edip özellikle Hakkari /Şemdinli civarında bir kurtarılmış bölge kurup halk ayaklanması başlatmak istedi ama hükümetin dirayeti, güvenlik güçlerimizin üstün başarısı ile bunu beceremedi ve çok kayıp vererek KAYBETTİ...

          Bugünlerde PKK bir ateşkes, silahları terketme ile gündemde... Hükümetimiz bu konuda büyük bir "siyasi risk alarak" mücadele + müzakere yolunu seçti. Zaten son 10 yıldan beri retçi, inkârcı, tekçi dayatmalardan da vazgeçilmiş, bölge halkı ile ilgili birçok demokratik haklar uygulanmaya başlamıştı.Bunların da bir rahatlığı olmuştu. Ben bu yönde sivil, yeni demokratik anayasanın önemine de yürekten inananlardanım.

          Sözün Özü yarenler...

          Bugün iki tarafta da insanlar - büyük ekseriyetle- bir an evvel çözümü arzu ediyorlar.

          Mühim olan çözümün "vicdanlarda derin yaralar bırakmadan" olmasıdır.

          Eğer Türkiye bu problemi çözemezse "hiçbir zaman" küresel güç olamaz.

          *     *    *

          FOTOĞRAF; Görev yaptığım köy... Altta solda çömelmiş durumda olan ben... Ayakta sağdan 2. Osman.... Diğerleri de köyden gençler..

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak