Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Gelibolu'da ANZAK Günü'nü yaşamak...

Fırat Oktar

    19 Mart 2013

    Bundan 11 yıl önceydi... Çanakkale 18 Mart Deniz Zaferi'nin 87. Yıldönümü kutlamalarının ardından 25 Nisan'da yapılacak Anzak Günü için, 2 Avustralyalı arkadaşımı oraya götürmeye söz vermiştim.
    İşin aslı, rehberliğe yeni başladığım yıllarda, diğer rehber arkadaşlarımdan hep duyduğum ve benim de ilk defa gideceğim Anzak Günü'nü yani 25 Nisan tarihini ve o günün orada nasıl geçtiğini bende çok merak ediyordum. 24 Nisan'da, 3 arkadaş Çanakkale/Gelibolu'ya doğru yola koyulmuştuk.
    Anzak Günü kutlamalarına saatler kala Eceabat'a vardığımızda hatırladığım, sessiz, ılık ve esintili bir akşamüstüydü. Duyduklarımdan bildiğim kadarıyla, o bölgede büyük bir kalabalıkla karşılaşmayı beklediğimden, bu sakinlik beni oldukça şaşırtmıştı. Geceyi, Eceabat'ta aylar öncesinden yer ayırttığım, küçük ve sıcak bir hostelde geçirdikten sonra sabah 04:00 sularında, buz gibi bir havada, Anzak Koyu'nun yolunu tuttuk.
    ANZAC (Australian & New Zealand Army Corps) kelimesi, "Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu" anlamına gelen ve bu kelimelerin baş harflerinden ortaya çıkmış bir kısaltmadır.
    Bu kolordunun kuruluşu 1915, dağılışı ise 1916'dır. Tarihteki tek savaşı ise, 1. Dünya Savaşı'dır ve bu savaşı Dünya'nın uzak ucundan bizim topraklarımıza kadar gelerek, Büyük Britanya himayesinde Çanakkale'de bize karşı yapmışlardır.
    Anglosakson kültürün yaptığı en önemli işti; Dünya'nın bir ucunda yaşayan ve neyin savaşının verildiğinden habersiz bir Anzak askerinden tutunda, Arap bir Müslüman askerin bile çeşitli kandırmaca ve vaatlerle Çanakkale Boğazı'na Türk askeri ile savaşmaya getirilmesini sağlamak.
    Önceki gün beni şaşırtan sakinlik, sabahın ilk saatlerine doğru Anzak Koyu'na yaklaşmamızla birlikte yerini muhteşem bir kalabalığa bırakmaya başlamıştı. Yüzlerce 18-25 yaş arası, çoğu Avustralyalı ve Yeni Zelandalı gençle birlikte günün ilk ışıklarında konvoylar halinde otobüslerin yanından geçerek koya yaklaştıkça, kalabalığın enerjisi kendini hissettirmeye başlamıştı.
    Söylenilene göre o sabah orada 7.000' e yakın insan varmış. Küçücük bir sahilde adım atacak yerin bile olmadığı binlerce insan düşünün.
    Arıburnu'na geldiğimizde hınca hınç bir kalabalık ve zaten geceyi orada geçirmek üzere uyku tulumları ile rengarenk bir görüntü oluşturan, güneşin doğuşunu bekleyen binlerce insanı bir arada görmek tarifi zor bir duyguydu. Hem de bizim vatanımızda... 
    Savaşta kaybedilen 8.000 civarı Anzak askerinin böyle bir kalabalıkta anılması ve Anzak ruhunu yaşatabilmek için gelinen binlerce kilometre yol...
    Paylaşmak istediğim ilk hislerim, bizim ecdadımıza benzer bir saygıyı gösterip gösteremediğimiz konusundaki endişemdi.
    Ben, kendi adıma 2002 yılına dek, Çanakkale'ye belki 4-5 defa daha gitmiştim. Anzak Günü'ne ise biraz iş, biraz da arkadaşlarıma verdiğim söz vesilesi ile gitme imkanım olmuştu.
    Ancak acaba biz Avustralya'da böyle bir tarih yaşamış olsak, oraya bu ruhu canlı tutabilmek adına gider miydik bilemiyorum.
    Tarihimize, geçmişimize yeterince saygı gösteriyor muyuz? Ya da yeterince biliyor muyuz?
    Tabi farklı koşullar ve yaşanmışlıklar üzerine farazi söylemler bunlar.
    Ancak benim o gün orada şahit olduğum bir gerçek var ki, o da atalarına sahip çıkan bir millet karşısında "saygı duymak" kavramının ne olduğunu kendimce anlamamdır.
    Sinerjinin, kendinden büyük bir şeyi var edebilmenin bizzat tanığı olmak, yaşadığım ender önemli tecrübelerden biriydi.
    Günün kalanında yapılan konuşmalar, şafak ayini, İstiklal Marşı ve diğer milli marşlar, seremoniler ve akşamında geri dönüş yolunda, arkadaşlarıma verdiğim sözü tutmuş olmanın verdiği mutlulukla beraber, Anzak Günü'nün ne anlama geldiğini anlamış olmak, Çanakkale'nin ve Kurtuluş Savaşı'nın benim gözümdeki değerini çok farklı, çok daha anlamlı bir hale getirmişti.
    Atalarımızın, bizim göstermeye çabaladığımızdan çok daha büyük bir saygıyı hakettiklerini, işte o Anzak Günü'nde anlamıştım.
    Savaşı ve yaşananları özetleyecek olan bir Anzak askerinin ailesine yazdığı mektup geliyor aklıma...
    Şu cümleleri sarfediyor Alistair John Taylor;  "Vatana gelince... Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece "hevesli oğlan çocukları"yız. Asıl kahraman olan Türkler. "Johnny Türk" dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar."
    Özellikle bu askerin, mektubun geri kalanında, arkadaş olduğu Türkler ile ilgili söyledikleri ve üzerine basa basa "bu benim savaşım değil" demesi aklımdan hiç çıkmıyor.  

    Yazımı, Anzak Günü'nde tören alanında okunduktan sonra binlerce Avustralyalı genci ağlatan, Mustafa Kemal Atatürk'ün Anzak annelere yazdığı mektubu ile bitirirken; Bu naçizane duygu ve düşüncelerimi 18 Mart anısına ve dün gece sinemada izlediğim, "Çanakkale Yolun Sonu" adlı etkilendiğim ve izlemenizi tavsiye ettiğim bir film sonrasında kaleme aldığımı hatırlatmak isterim.
    Saygılarımla.

          "Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar; burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; göz yaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."

                                                                                         Atatürk-1934

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak