Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Tahta bavul ve turizm üzerine

Fırat Oktar

    4 Nisan 2012
         70'li yılların beyaz perdelerinde heyecan ve merakla, bugünlerde ise nadiren denk geldiğimizde televizyonda keyifle izlediğimiz Türk Filmleri hayatlarımızda muhakkak bir yer tutmuştur. Genellikle göç konulu, yani büyük şehir İstanbul'a yapılanlardan. Para kazanmak, ünlü olmak, başlık parası biriktirmek vb. hayallere yönelik çıkılan yolculuklar, çoğu kahramanının umduğundan başka sonuçlanan kimi neşeli, kimiyse hüzünlü klasiklerimiz. Birkaç kare var aklımda; birisi Kadıköy'den ilk vapura binildiğinde martılara simit atılan, bir diğeri de Taksim Meydanı'nı o zamanların kocaman, heybetli Amerikan arabaları ile kuşbakışı çekimde arşınlamak. Ama hiç unutamadığım bir kare var ki, uzak çekimde Haydarpaşa Garı'nın o ihtişamlı mimarisi önündeki merdivenlerde, büyük şehrin vurgulandığı insanların kalabalığı, ve kamera gitgide yakınlaşıp, yakın plana alındığında karakterimizin elindeki o meşhur tahta bavul. Neredeyse her filmde ya yolculuk, ya da kovalamaca vardır. Ve o dönemki her Türk filminde tahta bavul. Nedendir bilinmez, her görüşümde tebessüm etmeme neden olmuştur. Herkesin yolculuğunda yanında taşıdığı "eşyaları taşıyan eşya" aynıydı. Birbirinden ayırt etmenin oldukça güç olduğu ve kaderi gereği aynı ortamlarda bir arada olması gereken karışıklık nedeni nesne!
         Peki o dönem bugünkü gibi kitlesel turlar olsa nasıl olurdu ? 15 yıl kadar önceydi sanırım, bir dönem gazeteler kuponla herkese aynı bavulu vermişti. O dönem ben daha turist rehberliğine yeni başlamıştım ve bütün otobüslerdeki yolcuların aynı bavul ile seyahat etmesinin ne demek olduğunu, otellere gidip yüzlerce insanın yaşadığı o kargaşayı bizzat yaşamıştım. 5 gün tatile giden bir adamın 4'üncü günde hala bavulunu bulamamış olmasından dolayı ettiği şikayetler hala kulağımda.  Bayram tatillerinde, yağmur yağdığı için yediğim fırçalar, hikayesini anlattığım kentlerdeki, eserlerini tek tek açıkladığım müzelerdeki kaybedilen zamanlar yerine alışveriş merkezlerine gitmeyişimizi, şarkı söyleyip, fıkra anlatmayışımızı yazılı olarak şikayet eden misafirler. Gecenin bir saati odasında bir yabancı olduğu için tüm oteli ayağa kaldıran bayanın, odasındaki yabancının aslında kocası çıkması ve daha bunun gibi neler neler. Her şey bir tahta bavulla başlar aslında, bir yolculukla, bir insanla...
         Daha üretilirken aynı anda tüketilen yani stoklayabileceğiniz, telafi edebileceğiniz bir durumu olmayan bir iştir turizm. Önce bir hayali pazarlayıp sonra onun gerçekleşmesi anında olası yüzlerce sorunu yaşamak. Yani öyle her kentin önde gelenlerinin ahkam kestikleri gibi,  bacasız sanayi, çok paralar kazandıran, bugün dünyada binlerce şehrin kurtuluşu gibi gösterilen bir sektör değil, aksine bin emek karşılığı alınan bir ekmek demektir. Bakınız Forbes'ın her yıl yayımladığı dünyanın en zengin 100 kişisi arasında kaç tane turizmci var. Bilgi işlem, enerji, otomotiv, emlak, borsa bunlardan yer kalırsa bulursunuz. Bir de turizmci demek ne demek ? Bodrum'da turist taşıyan araçlarda çalışan bir şoför, yıldızsız bir otelde hem yemekleri yapan, hem odaları temizleyen bir bayan, günde yüzlerce turiste hizmet eden bir Kapadokya lokantası garsonu, turistleri gezdiren rehber, müzede çalışan yer hizmetlisi veya Safranbolu'da lokum satan, Didim de hediyelik eşya dükkanında kasaya bakan bir kişi. Hepsi de ben turizmciyim diyebilir. Ya da karşınıza bir dönem bende turizmcilik yaptım diyen yüzlerce insan çıkabilir. Yelpazesi öylesine geniştir ki tanımlayamazsınız. Hemen herkese, her işe bir şekilde değmiştir. 
          Peki neden hepimizin umudu turizm. Düşünsenize bir kente gelebilecek maksimum turizm geliri her bir turistin cebinde bu iş için ayırdığı para ile sınırlı. O kente gelme ihtimali olan potansiyel turistin öncelikli olarak yılda sadece o da maksimum bir iki defalığına, doğru hedef kitleye verilebilen bir hizmet sayesinde, yani demek istediğim gelebilme ihtimali olan kişinin gelmesi için nedene gereksinimi halinde olabilir. Deniz, kum, güneş, doğa, tarih, kültür, kayak, golf, kaplıca, tedavi, kongre vb. nedenler. Gelen kişi kendi bütçesi kadar harcama yapabilir. Yani önce zaruri ihtiyaçlar giderilir. Ardından gerekli görülen ihtiyaçlar giderilir. Sonraki aşamada yapılan lüks tüketimdir turizm. Kentlerin kurtuluşu olarak algılanmamalıdır. Turizm geliri ilk sırada olan kentler tabii ki vardır. Peki basit bir açıklama ile bu nasıl olabilir. Öncelikle kentsel bir ileri görüşlülük gerekir. Hizmet üretenlerin ve ayrı sektörlerin takım olarak çalışmalar yapmaları, hepsinden önce kentini sevmek mutlak olmalıdır. Sonra ise kalifiye personel, otel alternatifleri, turistik yatak sayıları, turistik araç, restoran, mağaza vs. özetle kazanmak için çalışmak ancak doğru şekilde çalışmak için de bilgi gerektirir.
         Ben Bolu için çok sayıda büyüğümden Davos benzetmesi duymuşumdur. Bolu Türkiye'nin Davos'udur cümlesini onlarca kez dinlemişimdir. Davos'a hızlıca bir göz atalım. Avrupa da önemli 4 ülkenin tam ortasında yer alan Davos, İsviçre sınırları içerisinde 10.000 civarı nüfusu olan, nüfusun 4 katı turistik yatak sayısına sahip senedeyse yaklaşık 2.5 milyon insanın ziyaret ettiği bir turizm bölgesi ve 10 milyon civarı geceleme yapılıyor senede. Demek oluyor ki yılın her günü yerleşik nüfusunu nerdeyse ikiye katlıyor. Birbirine doğa olarak benzeyen iki yer aslında Bolu (Kartalkaya) ve Davos. Bolu'da yatak sayısı 3.600, yıllık geceleme sayısı ise 375 bin. Davos'un yaklaşık % 4'ü kadar. Benzetme yapmak güzel ama farkında olmak daha güzel. Turizm ancak ve ancak çok çalışırsanız ekonomiye, vizyona, şehirlere dolayısıyla kişilere ciddi katkılar yapar, yalnızca konuşursanız yapmaz. Bundan 171 sene önce, bir adamın İngiltere'de yalnızca 20 km. mesafedeki bir bölge festivaline götürdüğü 600 kişilik kafilenin yolcululuğu ile başlayan bu meslek;  bizleri,  yolculuklarımızda yanımızdan eksik etmediğimiz o saf ve güzel simge tahta bavuldan, bugün, saygı duyulması, gerçekçi olunması ve bilimsel olarak çalışılmasının şart olduğu bir alana getirmiştir. Artık fark etmeli ve kolları sıvamalıyız. Yoksa bizim yolculuklarımız hep tahta bavullarla yapılır.
          Nasıl bakarsak öyle görürüz tabi. Kimimiz için hiçbir şey ifade etmeyen bir şey, kimimiz içinse hayat değiştirecek öneme sahip olabilir. İşte tahta bavulun hikayesi de yolculuklarla başlar, hepimizin yolculuğunda olduğu gibi, tahta bavul da bir dönemin en kıymetlisidir. Tahta bavulu sevmek, değerini bilmek, geçmişe olan saygıdır. Şimdi yolculuklarımızda ihtiyacımız olan şey ise tekerlekleri, çekme kolları ve özel bölmeleri olan modern bavullardır.
    Saygılarımla.

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak