Gazetemiz sadece ve sadece Türkiye Basın Konseyi'ne üyedir

Karaçayır park olurken...

M. Nevzat Özdemir

    1 Ağustos 2011

         Bugünlerde Karaçayır'ın bir kısmında park yapımı için Belediyece çalışma yürütülüyor. Burada Atatürk Orman Parkı gibi bir park yapılacakmış... Bana göre güzel ama geç kalmış bir proje... Karaçayır çoktan en güzel şekilde tanzim edilip, yeşillendirilip Bolu halkının hizmetine girmeliydi.
         Karaçayır bugün Bolu'nun en yakınındaki geniş alanlardan biridir. Vaktiyle Karamanlı Çayırı, Gölyüzü Çayırı, Akpınar Çayırı, Karaçayır gibi geniş çayırlar Bolu'yu çepeçevre sarıyordu. Şimdi elimizde sadece Karaçayır kaldı. Diğerleri binalarla doldu.
         Karaçayır çok eskiden yakın mahallelerin (Aktaş ve Karaçayır) hayvanlarının otladığı bir alan imiş. O yıllarda Karaçayır'da futbol, at yarışı, güreş müsabakalarının yapıldığını da biliyoruz. Ben bundan mülhem eski birkaç yazımda Karaçayır'ın bir "Spor Park" olarak değerlendirilmesine dair öneriler de bulunmuştum. Ki stadyumun buraya taşınması, 5000 seyircili Kapalı Spor Salonu, futbol sahaları yapımı vb. projeleri de şimdilerde duyuyoruz. Netice-i kelâm, umarım bu güzel alanı berbat etmeden en estetik şekilde değerlendiririz.
         12 Kasım Depremi'nden sonra çadır ve konteynır kent olarak da Bolululara hizmet vermiş olan Karaçayırımız esas olarak PANAYIR mahalli olarak belleklerimize yer etmiştir. Karaçayır onlarca yıl bu güzelliğe ev sahipliği yaptı. Devir ve talepler değişince geleneksel panayır da tarihe karıştı. Ben Bolu Panayırının o coşkulu günlerinin son demlerine yetişmiş biriyim. Çocuk aklı ve gözüyle o zamanın panayırlarını hasretle beklerdik. Geliniz şimdi en otantik bir Bolu panayırını yaşı 80'i aşmış Hasan Karakaş Amcamızın( Allah uzun ömür versin) kaleminden okuyalım.

         "Panayırlar, bir belde ve yakın çevre halkının üreticisiyle, tüketicisiyle, esnafıyla ve sanatkârıyla beklediği bir zaman dilimidir.
         Bizler Bolu halkı olarak hasat mevsimine isabet ettirilen (20 Ağustos-5 Eylül ) panayırın başlayacağı günleri âdeta iple çekeriz. Çünkü üretici ve esnaf her türlü hazırlıklarını yapmış, mallarını pazarlama günlerini ümitle beklemektedir. Çocuklar ve gençler ise daha başka bir heyecanla o günleri beklerler.
         Çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği, asla geri gelmeyecek çok güzel panayırlar yaşadığımız 1930, 1940 ve hatta 1950'li yıllardaki bir Bolu panayırını dilimin döndüğü kadar siz saygıdeğer okuyucularıma anlatayım. Unuttuklarımdan dolayı hatalarım olursa bağışlamanızı dilerim.
         Köyümüz merkez kazanın 3 km. kuzeyinde, yemyeşil meyve bahçeleri içinde o zamanlar 90 haneli ve 500 nüfuslu Alpagut Köyü'dür...  Panayıra hep 3 arkadaş beraberce gider gelirdik. Ben, Şeref Terzioğlu ve Kâzım Serin... Anılarını bir türlü unutamadığım 1940'lı yıllarda yaptığımız bir panayır gezintimizi şimdi sizlerle tekrar yaşamaya çalışayım.
         Panayır mahalli o zamanlar da yine şimdiki yeri olan Karaçayır idi. Giriş kapısı aynı yerde olup panayır sağlı sollu dükkânlarla kuzeyden güneye doğru uzanırdı. Panayırın orta meydanı Belediye Kahvesi'ni görür şekilde tanzim edilmişti. Meydan gayet düz ve ferah çayırlık bir alan olduğundan insanlar rahatça dolaşıyorlardı.
         Girişin dış kısmında ilk gözümüze çarpan veterinerliğin besiciler ve köylüler için sergilediği montafon inek ve tosunlardı. Hemen az ilerisinde geniş bir alanda cambazın tel üstündeki oyunları bizi heyecanlandırırdı. Hele onun lâstiksiz bisikletle tel üzerinde gidip gelmesi bizleri korku ve hayrete düşürürdü. Kapının sağ tarafı yani batı cihetindeki geniş ve boş alanda Düzceli yetiştiriciler tarafından üretilip onlarca öküz ve manda arabası ile getirilmiş olan kavun, karpuzları görürdük. Bunların biraz daha ilerisinde develerle getirilen ve davarlara yedirilmek için satılan siyah kaya tuzları, yemeklik kaya tuzları, çamaşır ve baş killeri adeta kapışılırdı. Bu baş ve vücut killeri o zamanın şampuanları idiler.
         Kapıdan ilk girişte bizi sağlı sollu dükkânlarıyla bakırcı esnafının altın sarısı dövme kazanları, tencereler, boy boy ibrikler, kovalar, sahanlar ve banyo kazanları karşılardı. Bunların hemen bitişiğinde sobacı esnafının ürünleri; çeşit çeşit el emeği mangalları, maltızları, ızgaraları, kuzine sobaları, dövme bakır banyo kazanlarını, çamaşır leğenlerini ve her çeşit madeni ev eşyasını görürdük.
         İlerliyoruz, orta yolun solunda manifaturacıların ve tuhafiyecilerin renk renk elbise ve kumaşlarından ve Bolu hanımlarının göz nuru el işi yemeni oyalarından hangisini alacağınıza zorlanırdınız. Bu dükkânları gezerken Belediye Bahçesi'ndeki saz heyetinden yükselen şarkı ve türküler sizi oraya çağırır musikiden hiç ayrılmak istemezdik. 
         Biraz ötelerden burnumuza gelen köfte ve fırınından yeni çıkmış piran kokuları ister istemez bizleri o tarafa çekerdi. Burada meşhur aşçılarımızın pişirdiği yemeklerden yemeden geçemezsiniz. Orta meydanda pamuk helvacılar, macuncular, seyyar sergiciler, pastacıların sesleri sizi kendine çağırırdı. Döndük sağ tarafa... Kunduracı esnafının dükkânlarını geziyoruz. Cins cins yemeniler, kabaralı kunduralar, körüklü körüksüz çizmeler, koçlu potinler, çocuk ayakkabıları alıcılarını bekliyorlar..
         Artık yoruldunuz değil mi? Şimdi burada Hakkı Reis'in o meşhur Lâhana, kırmızı pancar ve salatalık turşu suyundan bir bardak içmeden geçebilir misiniz? Böylece biraz dinlenmiş olduk.
         Hakkı Reis'in turşucu dükkânının yanında sadece kuru fasulye ve domates sulu kırmızı renkli pirinç pilavı yapan Necati Ağabeyin ve onun yanındaki Mashar Ağabeyin tahinli pide salonunda yer bulmak gerçekten zor olurdu.
         Şimdi de biraz eğlenelim.
         Sıra sıra çadırlarda 3 metreyi bulan boa yılanları, aslan, kaplan ve ayılar, tavus kuşları, gagasına bir kova su alan pelikan bizleri karşılar, az bir ücret mukabili bunları merakla izlerdik. Oradan doğru Veli Hoca'nın atlıkarıncasına giderdik. Burası çok kalabalık olurdu. Atlıkarıncaya binmeden evvel Çeleli davulcu Koca Mahir ve köçeklerinin mahalli oyunlarına bakardık. Oranın biraz daha ilerisinde yüz metrelik teleferiğe binmeden olur mu?... 1 kuruş ver, kay yüz metre... Bunlardan hiç ayrılmak istemezdik.
         Artık hayli yorulduğumuzdan paramıza göre piran, ekmek ve biraz da salkım üzüm alır Bolunun en iyi kasaplarından Abbas Şenel ve Hüseyin Avni Çetek'in dükkânlarının arasından geçerek Belediye Bahçesi'ne giderdik. Büyük ağaçların altına oturur kahveci Ali Ağabeyin güzel çayı eşliğinde yemeğimizi yerdik. O yıllarda panayırda Karagöz oyunları, güreş müsabakaları, güldürü sanatçılarının temsilleri, at yarışları da olurdu.
         Panayır gezmemiz bitince evden yapılan siparişleri Pazar yerinden alır köyümüze geri dönerdik.(*)"
         (*)BOLU Bilim Sanat ve Kültür Araştırmaları Dergisi / Sayı 2-1998
       *      *    *

     

     

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak