Olsun be aldırma Yaradan yardır... Sanma ki zalimin ettiği kârdır... Mazlumun ahı indirir şâhı... ELBETTE HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR... (Yunus Emre)

Onu Yaz!. Bunu yaz!. Şunu Yaz!.

M. Nevzat Özdemir

    23 Nisan 2009

       Murat adlı genç bir okuyucum E-Mail göndermiş. Mailinde; "Hocam mahalli kültürel, tarihi konulara değiniyorsunuz, Bolu ile ilgili güzel projeler öneriyorsunuz ama biraz da genel konular yazsanız!. Meselâ Ergenekon, Ermenistan, Kıbrıs seçimleri gibi.." diyor...

    El-Cevap:

    Murat kardeşim...  Biz kendimizi hiçbir zaman "köşe yazarı, kalem erbabı" modunda  görmüyoruz. Bu "yazma" mes'elesi o kadar da kolay birşey değildir! Her konuda ahkâm kesecek bilgimiz de yok, hâlimiz de yok! Acizane elimizden geldiğince eğrisiyle,doğrusuyla birşeyler karalamaya çalışıyoruz burada... Okuyan da, okumayan da sağ olsun...

    Bana "Onu yaz! Bunu yaz!. Şunu Yaz!" demene gelince... Bu genel konularda zaten ulusal basında, internet ortamında yüzlerce/binlerce kişi kalem oynatıyor. Onları takip edebilirsin.. Ben yıllardır daha çok yerel olmaya gayret ediyorum ve mahalli basın için bunun önemine inanıyorum.. Becerebiliyor muyum? Onu da bilemem tabii ki...

    Mailin bir bakıma da çok iyi oldu Muratcığım... Sen bu "yazmak" konusunu açınca 4-5 yıl öncesine gittim. O zamanlar Akşam Gazetesi alıyordum. Gazetenin genel yayın yönetmeni Serdar Turgut Bey bir kampanya başlattığını açıkladı köşesinde... Kampanyasının amacı Türkiye çapında "yeni yazarlar" keşfetmekmiş...   "Siyaset ve şiir" dışında her konuyu yazılabilecekmiş başvuran amatör yazarlar... Ben de kendisine o zaman -biraz da gırgır olsun diye- aşağıdaki yazıyı postalamıştım. (Sonuçları yıllar geçmesine rağmen halâ öğrenemedim!! Demek ki kampanya boşa gümledi gitti!:))

    Evet... Şimdi bu yazıyı okuyalım...

     

    Yazın demek kolay Serdar Bey!

    Memleketimizde birçok kampanya gördüm ama halkı yazar yapmaya uğraşan birini ilk defa görüyorum. Onun için bu kampanya ilgimi çekmedi dersem yalan olur.

    Önce, şunu samimiyetle söylemeliyim Serdar Bey... Sizin, "işte aradığım yazar bunlardı" listesine girmeye falan hiç niyetim yok! Zaten aradığınızı bulacağınızdan da şüpheliyim.

    Sonra, çok akıllı adammışsınız doğrusu Serdar Bey! Tehlikeyi önceden sezmiş, 70 milyon "şair adayı" ve "ben olsam memleketi ne güzel idare ederim!" heveslilerinin ümitlerini kursağında bırakmışsınız!. Böylece Akşam Gazetesi'nin odalarının lebaleb dolmasını da savuşturmuşunuz ama ben yine de alçak dozajlı bir mektup bombardımanına uğrayacağınızı tahmin ediyorum. Allah kolaylık versin... Eğer bu yazıların hepsini okuyabilirseniz, sinirleriniz Boğaz Köprüsünün çelik halatları gibi sağlammış diye düşüneceğim...

    Bana gelince...

    Şahsen bu yazma konusunda epey problemliyimdir. Birisi yazı falan deyince aklıma ilk yaz mevsimi gelir ve sıcak günlerin hasretini çekmeye başlarım. Yazmak çok meşakkatli bir iştir benim için... Efendim... Televizyon karşısında oturup çekirdek çitletmek varken, kalkacaksın konu arayacaksın ve düşüneceksin... Düşünmek de beni acayip gerer ama bu sefer "niçin kolay yazamıyorum?"diye beynimi epeyce zorladım ve derdimin bilinç altındaki suçlularını sonunda buldum. Suç, kalemlerde ve muallimlerimde idi. Nasıl mı? Anlatayım...    

    Çocukluğum, dakikada sekiz defa ucu kırılan dandik kurşun kalemlerle geçti benim... Nerde şimdiki gibi yüzlerce çeşit, cicili bicili kalemler... Bu kalem konusundaki şikayetlerimden bıkan babam sonunda bana bir "sabit" kalem bulmuştu. Devlet Malzeme Ofisi malı... Hani o ucu kolay kırılmayan ve yazısını hiçbir silginin silemediği kalemlerden... "Zabit" gibi "dediğini yaptırır" cinsten! Onu da öğretmen alıp geri vermedi. Böylece elime kalem almaya korkar oldum. Birgün kalemimi ekmek bıçağı ile açarken, sol elimin işaret parmağının ucunu nasıl kopardığımı burada uzun uzun anlatıp duygu sömürüsü yapmayacağım.Yalnız, parmağımın kesilmesinde Çinlileri de suçlu buluyorum. Bu insanlar Türkiye'ye mal satmaya daha önce gelselerdi benim de bir  kalemtraşım olacak, parmağım kurtulacaktı!...

    Bu konuda başımdan geçenler anlatmakla bitmez ve bu zor yazma problemimin sebepleri  ancak bir "hipnozla" ortaya çıkarılabilir Serdar Bey...

    Şimdi de muallimlere geleyim... Anlatacaklarım muallimlerden yana da ne kadar dertli olduğumu gösterir...  

    Lise birinci sınıftaydım ve okulun ilk günleri idi. Meşhur bir edebiyat hocamız -niye bu kadar meşhur olduğunu da halâ çözmüş değilim- derse girer girmez  - "Çıkarın bakalım kağıtları, şu konuda bir kompozisyon yazacaksınız!. Süre başladı!" deyip sıralar arasında nizamiye nöbetçisi gibi turlamaya başladı. Ben bu kompozisyon kelimesini ilk defa o gün duyuyordum ve sağımda solumda oturanlara şaşkınlıkla bakıyor, acep bunlar ne yazıyor? deyip terliyordum. Çünkü ortaokulda Türkçe derslerimize fizik hocası "sıfırcı Necati" girmişti. Necati Hoca derse girince masasına oturur, açın bakalım falanca sayfayı, okuyun, ses çıkmasın ha! deyip gazetenin spor sayfasına gömülürdü. İşte böyle keyif içinde üç yıl Türkçe dersi geçirmiştim.

    Kompozisyona gelince... Mutlaka bir şeyler yazmak zorundaydım ve vakit hızla geçiyordu. Hoca ise ara sıra ensemde bitiyor, derin derin nefes alıyordu. O devirler dayağın bol olduğu devirlerdi ve kaytarmak zordu. Kağıdın yarısından fazlasını doldurduğumu hatırlıyorum ama ne yazdım hiç bilmiyorum.Nihayet zil çaldı ve kağıtlar toplandı. Oh be! dedim ama sanki Çin işkencesi görmüş Moğol cengâveri gibi perişan durumda idim. Tuvalette tellendirdiğim iki Bafra sigarası bile beni kendime getiremedi. Aradan bir hafta geçti. Yine edebiyat dersi geldi çattı. Ben daha ders başlamadan titremeye başladım. Hoca içeriye elinde bir tomar kağıtla  girdi ve yerine oturdu. Sınıfa sert bir bakış fırlattıktan sonra ilk benim ismimi söyleyerek-Kim bu adam? Bu ne biçim kompozisyon! diye bağırdı ve aynı zamanda da elindeki bir kağıdı sınıfa gösterdi. Ön tarafta oturduğumdan kağıdın bana ait olduğunu hemen anladım. Yazılarımın üstü kırmızı kalemle çizilmiş sanki domates tarlasına dönmüştü. Korkarak ayağa kalktım. Benim hocam! diyecekken okkalı bir sille ile yerime tekrar oturdum. Daha doğrusu düştüm!. Ondan sonra neler olduğunu hiç hatırlamıyorum Doktor Bey! Doktor Bey!! Pardon Serdar Bey...

    Ben bu "kompozisyon travmasını" hiçbir zaman atlatamadım Serdar Bey... Son yazı denemem ise daha geçen yıl oldu. O güne kadar yazdığım en önemli şey "vergi iade zarfları"dır. Öğünmek gibi olmasın bu konuda epey hızlıyımdır.

    Son yazı denemem mi? Anlatıyorum... Kırkından sonra bilgisayar sahibi olunca bana bir heves geldi ki sormayın Serdar Bey... Bu aleti çatapat öğrenip cahil cesaretiyle birkaç sayfa karaladım ve Hüsnü Bey Amca'ya takdim ettim. Hüsnü Bey Amca -Allah uzun ömür versin- şehrimizin mahalli gazetelerinde 40 senedir köşe yazan ve her konuda uzun uzun nutuk atmayı çok seven bir büyüğümüzdür. Yazıma gelince... Hüsnü Bey Amca gözlüklerini takıp verdiğim kağıdın üzerinde hızlıca seyirtti ve bana dönüp; - "dolmadan boşalma!" deyip çekip gitti. Ne kısa nutuktu öyle!.. Vallahi o zaman da aklıma ilk anamın yaptığı zeytinyağlı dolmalar gelmişti ve epey bir zaman da bu lâfa kafa yormuştum...

    Velhasıl, yazın demek kolay Serdar Bey!..

    Gelin, siz şu "siyaset ve şiir" konusunu serbest bırakın da ben bir yazı döktüreyim!

    "Memleket nasıl kurtulurmuş!" o zaman görürsünüz.!

    Ayrıca ne şiirlerim var, bir bilseniz.

    Taş gibi adamı hüngür hüngür ağlatır!...

    *       *      *

     

     

      

    Yorum yazın

    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları

    Sağlık İlaç Gıda Takviyesi Siyah Sarımsak Bolu Çatı Tamiri Bolu Kamera Sistemleri Tonet Sandalye